Sevde'nin Günlüğü

Yazmayı seviyorum…

1923 Türk-Rum Mübadelesinde Türk Mübadillerin Karşılaştığı Zorluklar Üzerine Bir İnceleme

Temmuz21

1923 Türk-Rum nüfus mübadelesi sırasında Türkiye’ye göç eden mübadiller, hazırlıkların ve alınan önlemlerin yetersizliği ve ülkenin savaştan çıkmış hasarlı durumu gibi nedenlerden dolayı göç, yerleştirilme ve yeni bir yaşam kurma süreçleri boyunca yoksulluk, evsizlik ve uyum sorunu gibi zorluklarla karşılaşmışlardır.

İÇİNDEKİLER

i) Giriş
ii) Mübadele Öncesi Türkiye’de Türk-Rum Demografik Yapısı
iii) Mübadele Sırasında Yaşanan Güçlükler
iv) Yerleştirilme Sürecinde Yaşanan Güçlükler
v) Mübadiller Yerleştirildikten Sonra Ortaya Çıkan Sorunlar
vi) Sonuç
vii) Kaynakça

———————————————————————

i) Giriş

I.Dünya Savaşı’nda yenilen tarafta bulunan Osmanlı Devleti’nin galip gelen İtilaf devletleri tarafından işgal edilmeye başlanmasına tepki olarak, Türkler 1919’da Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nı başlatmış; Batı Cephesi’nde Yunanlılarla mücadele eden Türkler savaşın sonunda galip gelmiştir. Ancak iki ülke arasında yaşanan mücadele ve gerginlik Yunanistan’da Türklerin, Türkiye’de de Rumların barınmasını zorlaştırmış, bir çözüm yolu bulunmasını gerekli kılarak mübadeleyi “zorunlu bir ihtiyaç” haline getirmiştir.[1] Nitekim 1923 Lozan Barış Antlaşması’nda karara varılarak Batı Trakya’daki Türkler ile İstanbul’daki Rumlar istisna olmak üzere Türkiye’deki Rumlar ile Yunanistan’daki Türkler zorunlu göçe tabi tutulmuş, iki ülke arasında nüfus mübadelesi yapılmıştır. Türk-Rum nüfus mübadelesi ile 1923’te Yunanistan’a 1.250.000 – 1.400.000 Rum, Türkiye’ye yaklaşık 350.000 Türk göç etmiştir.[2] Bu makalede 1923 ile 1924 yılları arasında Türkiye’ye göç eden mübadillerin, mübadele sırasında ve sonrasında karşılaştıkları sorunlar ele alınacaktır.

[1] Ali Onay ile yapılan 17.07.12 tarihli sözlü görüşme
[2] Bkz. Hirschon, Mübadele Çocukları, s. 34

ii) Mübadele Öncesi Türkiye’de Türk-Rum Demografik Yapısı

Mübadelenin yol açtığı sıkıntıları incelemeden önce mübadele öncesi Türkiye’deki Türk-Rum demografik yapısına değinmekte fayda vardır. 1919 Şubat ayında yapılan tespite göre Anadolu’nun yaklaşık %15’ini oluşturan gayrimüslim nüfusun yarısından çoğu Rumlardan oluşuyordu (Bkz. Tablo 1). Ayrıca Trakya’da nüfusun yaklaşık %26’lık dilimini, İstanbul’da—o dönemki adıyla Dersaadet—ise nüfusun %29’luk dilimini Rumlar kapsıyordu.[3] Zamanla Anadolu’da Müslüman sayısı artarken Ege’de özellikle de etkin ticari faaliyetlerinden dolayı Rumların çoğaldığı gözlemlenmiştir.[4] Bu noktada 1912 ile 1922 arasında I.Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı nedeniyle Anadolu nüfusunun %20’sinin yok olduğunu ve savaş sırasında azınlık nüfusunun bir kısmının farklı ülkelere göç ettiğini belirtmek gerekir. Böylece yavaş yavaş tam anlamıyla ulus-devlet yapısına bürünen Türk devleti toplumsal olarak da homojenleşme sürecine girmiştir. Nitekim Türkiye Cumhuriyeti’nin “ilk ve büyük sorunu” olan nüfus mübadelesi bu toplumsal homojenleşme ve uluslaşma sürecini hızlandıracaktır.[5]

(a)

Kişi sayısı Toplam nüfusa oranı Trakya’daki kişi sayısı Belirtilen grubun Trakya’daki nüfusunun toplam nüfusuna oranı* İstanbul’daki kişi sayısı** Belirtilen grubun İstanbul’daki …(a)… nüfusunun toplam …(a)…. nüfusuna oranı*
Müslüman 9.291.346 % 85 360.417 % 4 580.432 % 6
Rum 1.014.612 % 9 224.680 % 22 242.559 % 24
Ermeni 542.572 % 5 19.888 % 4  –  –

Tablo 1: 14 Mart 1914 Osmanlı Verilerine Göre Anadolu İllerinde Nüfus Dağılımı

 
*İlk dört sütun ve altıncı sütundaki bilgiler doğrudan Turan’ın Mübadelede Ayvalık” adlı yüksek lisans tezinden alınmış; beşinci ve yedinci sütunlardaki oranlar ise bu sayılara dayanarak sonradan hesaplanmış ve elde edilen sonuçlar en yakın tam sayıya yuvarlanmıştır.
**Adı geçen tezde İstanbul” değil, aynı anlama gelen Dersaadet” ismi kullanılmıştır.
 
[3] Bkz. Turan, Mübadelede Ayvalık”, s. 33
[4] Turan, agt , s. 31
[5] Bkz. Kiracı, Cumhuriyet Döneminin İlk Göçü: Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi”, s. 3

iii) Mübadele Sırasında Yaşanan Güçlükler

Mübadele sonucunda her ne kadar Rum göçmenler de Türk göçmenlere benzer sorunlarla karşılaşmış olsa da iki ülkenin bulundukları durum, toplum yapıları ve aldıkları dış yardım konusundaki ayrımları bu süreçlerin farklılık göstermesine sebep olmuştur. Bu farklılıkların başında Kurtuluş Savaşı’nda yaşanan mücadelelerin Anadolu’da gerçekleşmiş olması gelmektedir. Batı Cephesi’nde her ne kadar Yunanlılar ile Türkler savaşmışsa ve Yunan ekonomisi de bu çatışmalarla bunalıma sürüklenmişse de, bu savaşların tümü Türk topraklarında geçtiğinden Türkiye’nin manevi yönden olduğu kadar fiziki ve maddi yönden de büyük bir yıkıma uğradığı söylenebilir. Mahmut Celal Bayar’ın tanımıyla “yanık ve harap” olan yurtta, gelen mübadilleri yerleştirmek oldukça güç olmuştur.[6] Bu güçlüklerin giderilememesinde Türk hükümeti sık sık plansızlık ve “programsızlık”la suçlanmış ve eleştirilere maruz kalmıştır.[7] Bu eleştirilerin yersiz olduğunu söylemek olanaksızdır; zira mübadillerin yerleştirilmesi sürecinde yaşanan sıkıntıların uzun süren etkileri olmuştur. Öncelikle mevsimin kış olması göç sürecini daha da zorlaştırmış, göçmenler arasında hastalıkların artmasını hızlandırmıştır. Bu hastalıklar arasında en yaygını sıtma—diğer adıyla malarya—dır.[8] Bu tür salgınların yerli halka da taşınmasından korkulduğundan göçmenlerin sağlık durumları sıkı bir şekilde denetlenmiş, bazı hastalıklara yakalanmış göçmenler karantina bölgelerine alınmıştır. Bu sıkı denetimin, göç sürecini oldukça uzattığı ve mübadiller üzerinde manevi bir baskı oluşturduğu söylenebilir.

[6] Bkz. Arı, Büyük Mübadele: Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925), s. 111
[7] Arı, agy , s. 110
[8] Arı, agy , s. 150

iv) Yerleştirilme Sürecinde Yaşanan Güçlükler

Mübadillerin Türkiye’ye ulaşmasından sonraki yerleştirilme süreci şüphesiz göç sürecinden daha sancılı olmuştur. Öncelikle göçmenler, dinlenme yeri işlevi gören misafirhanelere yerleştirilmişlerdir. Ancak kısa süreli kullanılması gereken bu alanlar—Yunanistan’a göç eden Rumların bıraktığı ve gelen göçmenlerin yerleştirileceği evler “fuzuli işgaller”[9] altında olduğundan—mübadillere uzun bir süre ev sahipliği yapmak zorunda kalmıştır. Bu sırada misafirhanelere sığmayan göçmenlerin bir kısmı sokaklarda barınmış, bunun yanı sıra “ciddi bir beslenme sorunuyla” karşılaşılmış ve giyecek eksikliği yaşayan göçmenler soğukla karşı karşıya kalmıştır. Doç. Dr. Kemal Arı bu durumu şu sözlerle ifade etmiştir: “Görülüyor ki, mübadele yoluyla Türkiye’ye gelen göçmenlerin neredeyse tümü pek perişan bir durumdaydı ve tamamına yakını kendi kendini besleyemeyecek ölçüde yoksuldu.” “İaşe” olarak anılan, göçmenlerin yeme, içme ve barınma gereksinimlerini karşılama işi yalnızca 1923 yılı için 343.758 liraya mal olmuştur. Bu tutarın 1924’te çok daha fazla arttığı ve bu yılda göçmenlere harcanan 4.952.208 liranın büyük çoğunluğunun mübadillerin iaşesine gittiği tahmin edilmektedir.[10]

Mübadele sürecinde Türk devleti tüm yükü tek başına yüklenmemiş, Hilal-ı Ahmer—bugünkü ismiyle Kızılay—başta olmak üzere yardım kuruluşlarından ve halktan büyük destek almıştır. Hilal-ı Ahmer Cemiyeti mübadiller için 1923 ile 1925 arasındaki üç yıllık zaman diliminde toplam 616.767 lira harcamıştır. Ayrıca halktan gelen giyecek, eşya, erzak, tıbbi malzeme, ulaşım aracı, çadır gibi bağışların parasal değeri ile Hilal-ı Ahmer’in yardımları yalnızca 1924 yılı için hesaplandığında toplam 1.020.726 lirayı bulmuştur. Bunun yanı sıra, uluslararası bir yardım kuruluşu olan Salib-i Ahmer’den (Kızılhaç), Muharicin-i İslamiye İskan ve Teavün Cemiyeti gibi İslam topluluklarından da destek alınmış, bu şekilde din birliği öne sürülerek Hindistan ve Mısır gibi Müslüman toplumlardan yardım istenmiştir. Ancak elde edilen yardım, beklenenden oldukça düşük olmuştur.[11]

Göçmenlerin misafirhanelerde, planlanandan fazla bir süre boyunca ağırlanıp iaşelerinin gerçekleştirilmeye çalışılmasından sonra sıra onların kalıcı anlamda evlere yerleştirilmelerine gelmiştir. Yerleştirilme sürecini sıkıntıya sokan pek çok unsurdan ilk ikisi, göçmenlere ayrılmış ancak fuzuli işgal altında olan evlerin boşaltılmasının zorlukları ve yoğun yığılmayla ortaya çıkan kalabalık nüfusu yerleştirmek için özellikle İzmir ve Ankara gibi büyük kentlerde çok az sayıda boş ev bulunmasıdır. İzmir’de terk edilmiş evlerin bulunduğu bir-iki mahallede daha sonra yapılan araştırmaya göre aslında göçmenlere ayrılmış olan bu evlerin yalnızca 52’sinde mübadillerin oturduğu; 44’ünü memurların, 27’sini yangın mağdurlarının, 14’ünü ise kendilerine yangın mağduru süsü veren fırsatçıların kullanmakta olduğu saptanmıştır. (Arı, 116) Bu fuzuli işgal, yalnızca evlerle sınırlı kalmamış, mübadeleyle giden Rumların terk ettikleri mallar için de geçerli olmuştur. Bırakılan evleri, toprakları ve değerli eşyaları ele geçirenlerin kimileri kendilerini gizlemeyi başarmışlardır. Bu da, “pek çok aksaklıklara karşın” sürdürülen ev boşaltma işleminin yarattığı zaman kaybına ek olarak göçmenlere verilebilecek barınak, toprak ve mal miktarını önemli ölçüde azaltmıştır. (Arı, 119) Uzun çalışmalar sonucu boşaltılan evler ise onarıma tabi tutulduğundan göçmenlerin yerleştirilmesi süreci daha da uzamıştır. Ayrıca “(m)übadele kapsamına girmeyen(…) sığınmacı göçmenler” ile başka illerden ve ülkelerden gelen göçmenlerin de yerleştirilmesi, terk edilmiş evlerden boşaltılanların ve gelen yardımların tümünün mübadillere ayrılamamasına sebep olmuştur.[12]

[9] Fuzuli işgal: Bir taşınmaz malı sahibinin izin ve rızası olmadan ele geçirmek. (T.C. Adalet Bakanlığı Hukuk Sözlüğü)
[10] Arı, agy , s. 98-99
[11] Arı, agy , s. 103-104-105
[12] Arı, agy , s. 125

v) Mübadiller Yerleştirildikten Sonra Ortaya Çıkan Sorunlar

Mübadiller yerleştirildikten sonra sorunlar bitmiş gibi görünse de durumun böyle olmadığı açıktır. Zira belli yörelere yerleştirilen mübadiller uzun yıllar boyunca ciddi zorluklarla yüz yüze gelmişlerdir. Yerleştirme sürecinden sonra öncelikli olarak göçmenlerin “devlete yük olmaktan çıkarılıp, kendi geçimlerini sağlayacak biçimde üretici duruma getirilmeleri” ve “savaş öncesinin üretim düzeylerine erişme(k)” amaçlanmıştır.[13] Bu nedenle Yunanistan’da sürdürdükleri mesleklerine devam etmeleri hedeflenen göçmenler, mesleklerini olabildiğince icra edebilecekleri alanlara yerleştirilmeye çalışılmıştır. Ancak kimi ailelerin geldikleri yöreyle yerleştirildikleri yörenin tarım açısından oldukça farklı özelliklere sahip olması üretime geçmelerini zorlaştırmış, bazı durumlarda olanaksız kılmıştır. Ayrıca bazı mübadillerin kendilerine uygun yörelere yerleştirilmelerine rağmen, o dönem tarım mevsiminin geçtiği bir zamana denk geldiğinden, üretime geçiş, istenen hız ve verimlilikte sağlanamamıştır.

Yeni yurtlarında mübadillere, geldikleri yerlerde sahip oldukları varlıkları devlet tarafından tahsis edilmeye çalışılmış, ancak mal ve toprak dağıtımında çıkan sorunlar mübadiller için büyük bir ekonomik sıkıntı oluşturmuştur. Bu noktadaki en büyük sorun, pek çok göçmenin, geldikleri yerlerdeki varlıklarını gösteren “yazılı ve düzenli” bir mal bildirim belgesine sahip olmaması, bu nedenle göçmenlere verilecek mal ve toprak miktarının belirlenememesidir. Belge eksikliği, pek çok kişinin “hakkı olan payı” alamamasına yol açmıştır.[14] Bunun yanı sıra, bu yörelerde yerli halka ait toprakların ortak sınırlarının kesin bir şekilde belirlenmemiş olması durumu büsbütün içinden çıkılmaz bir hale getirmiş, yerli halkın da mübadillere dağıtılacak araziler üzerinde hak iddia etmelerine sebep olmuştur. Kemal Arı, bu belirsizlikler sonucu ortaya çıkan adaletsiz durumu, “Türkiye’de mal edinme ve tasarrufu hiçbir zaman doyurucu ve adil bir biçimde gerçekleşmedi.” şeklinde dile getirmektedir. (Arı, 115)

Prof. Dr. Cevat Geray’ın araştırmasına göre, 1923 ile 1933 arasında çiftçi göçmenleri üretime geçirmek üzere devlet tarafından aile başına ortalama 39,6 dönüm toprak verilmiştir. (Arı, 145) Ancak mübadeleyi bire bir yaşamış olan Girit doğumlu mübadil Ali Onay, büyük bir göçmen kitlesi olarak Ayvalık’a yerleştirildiklerinde kendilerine Yunanistan’da olduğundan çok daha az zeytin ağacı ve toprak düştüğünü, bu nedenle pek çok mübadilin Ege Bölgesi’nde geçimini sağlayamayıp ekonomik zorluklarla karşılaşarak Anadolu illerine göç etmek zorunda kaldığını belirtmiştir.[15] Bu şekilde Yunanistan’dan gelen göçmenlerin belli bir şehre kolayca yerleşemeyip göçebe yaşamlarını bir müddet daha sürdürdükleri ve maddi sıkıntılar çektikleri söylenebilir. Nitekim 28 Ekim 1925’te bir kısır döngü halinde devam eden iç göçleri engellemek adına “göçmenlerin, yerleştirilecekleri yerde beş yıl boyunca oturmaları”nı zorunlu kılan bir yasa bile çıkarılmıştır.[16]

Mübadelenin önemli bir başka boyutu da Yunanistan’daki yerleşik yaşamlarından koparılıp önceden aynı köy ya da mahallede bir arada yaşadıkları komşularıyla ayrı düşen göçmenlerin toplumsal uyum sürecinde yaşadıkları sıkıntılardır. Bu durumun çarpıcı bir göstergesi olarak ailelerin dahi mübadele sürecinde bölündüğüne dair, “kızı Samsun’un bir köyünde, ana-babası İzmir’de olan aileler” örneği verilebilir. (Arı, 111) Maddi sıkıntıların uyum sorunlarıyla birleşmesi, göçmenler arasında uzun yıllar boyu sürecek yakınmalara yol açmıştır. Tıpkı Yunanistan’a göç eden Rumların Anadolu’yu vatan olarak görmeleri gibi, mübadeleyle Türkiye’ye gelen Türklerden de eski yurtlarına olan bağlılıklarını yitirmeyip orayı vatan kabul edenler olmuş, bu koparılma hissi bireylerdeki kimlik bunalımını tetiklemiştir.

[13] Arı, agy , s. 126-128
[14] Arı, agy , s. 138-140
[15] Ali Onay ile yapılan 17.07.12 tarihli sözlü görüşme
[16] Arı, agy , s. 155

vi) Sonuç

Sonuç olarak Türk-Rum nüfus mübadelesi Türkiye’nin savaştan maddi ve manevi hasarla çıkmış bir ülke olması ve devletin mübadele için gerekli önlem ve hazırlıkları başarıyla gerçekleştiremeyip fuzuli işgal, mal-toprak dağıtımı ve yanlış yerleştirme gibi sorunları kısa sürede etkili bir şekilde çözememesi sonucunda mübadiller için pek çok sıkıntıya yol açmıştır. Bunun yanı sıra, kış mevsimi gerçekleşen mübadelede hastalıkların yaygınlığı ve beslenme ve giyecek eksiklikleri ile Türkiye’ye gelen dış yardımın az olması, göçmenlerin yeni yurtlarına alışamayıp kimlik bunalımı çekmeleriyle birleşince sorunların büyüklüğü de etki süreleri de artmıştır. Ancak Türkiye’ye gelen mübadiller göç, yerleştirilme ve yeni bir yaşam kurma süreçleri boyunca büyük sıkıntılarla karşılaşmış olsalar da göçmenler zamanla bu sorunları aşarak Türk ekonomisine ve toplumsal yapısına farklı, ulusal bir boyut kazandırmayı başarmışlardır.

vii) Kaynakça

  • Arı, Kemal. “Büyük Mübadele: Türkiye’ye Zorunlu Göç (1923-1925)”. 3.Baskı. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2003.
  • Hirschon, Renee. “Mübadele Çocukları”. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000.
  • Ali Onay ile yapılan 17.07.12 tarihli sözlü görüşme
  • Tekeli, İlhan.“Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüze Nüfusun Zorunlu yer Değiştirmesi ve İskan Sorunu”. Toplum ve Bilim, 50 (Yaz, 1990).
  • Turan, Gönenç (2008), “Mübadelede Ayvalık”, Yüksek Lisans Tezi (Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü), Danışman: Doç. Dr. Kemal Arı.
  • Kiracı, Mehmet (2006), “Cumhuriyet Döneminin İlk Göçü: Türk-Yunan Nüfus Mübadelesi”, Yüksek Lisans Tezi (Trakya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü), Danışman: Yrd. Doç. Dr. Hamdi Alaslan
  • Karacaer, Gül (2006), “Türkiye Kent Yaşamı ve Mübadiller (1923-1930)”, Yüksek Lisans Tezi (Dokuz Eylül Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü), Danışman: Öğrt. Gör. Leyla Kırkpınar
  • “Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı Hukuk Sözlüğü”. 22 Ocak 2013.<http://www.uyap.gov.tr/destek/hs/index.htm#>

Kısaltmalar

  • agy : Adı geçen yapıt
  • agt : Adı geçen tez

Bu tez çalışması IB (Uluslararası Bakalorya) Programı kapsamında “20. Yüzyılda Türkiye” dersi için Sevde Kaldıroğlu tarafından yazılmış ve IB tarafından incelenerek 7 üzerinden 7 notuna layık görülmüştür.

Ocak 2013

 

Bireyin, Kurgunun ve Yaşamın Yapı Taşı: Psikoloji

Temmuz19

1. ELPS

Aylar süren çalışmalar sonucu 23 Mart 2013 tarihinde başkanı olduğum 1. ENKA Liselerarası Psikoloji Sempozyumu’nu Enka Lisesi’nde gerçekleştirdik. Bu sempozyum fikrinin nasıl ortaya çıktığı ve neleri ele aldığı gibi noktalara değinen ve sempozyumun başlangıcında yaptığım açılış konuşmamı burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Sempozyumla ilgili daha fazla bilgi edinmek isterseniz buradaki bilgi yazısını okuyabilir ve şu linkten de sempozyum sonucunda oluşturduğumuz bildirge kitapçığına ulaşabilirsiniz.

Bireyin, Kurgunun ve Yaşamın Yapı Taşı: Psikoloji

Psikoloji Sempozyumu

Merhaba,

Ben Sevde Kaldıroğlu. Özel Enka Lisesi’nde okuyorum, 12.sınıftayım ve IB (Uluslararası Bakalorya) programının ikinci senesindeyim. 1.ENKA Liselerarası Psikoloji Sempozyumu öğrenci komitesinin başkanıyım.

Sizlere bir psikoloji sempozyumu fikrinin nereden geldiğinden ve nasıl ortaya çıktığından bahsetmek istiyorum biraz. Bunun için de psikolojiyle tanışıklığıma değinmem gerek sanırım. Psikolojiyle ilk tanıştığımda 9 yaşındaydım. Herkes o yaşlarda evcilik oynar, bakkalcılık oynar söz gelimi; ben de “psikologculuk” oynardım. Oturturdum annemi karşıma, “hadi anlat derdini tasanı” derdim; sonra da bacak kadar boyumla çok biliyormuş gibi “Polyanna”vari öğütler verirdim anneme. Hatta annemin arkadaşları bizi gördüğünde bana mahsustan, ileride psikolog olduğumda bana geleceklerini söylerlerdi. Ben de kendinden emin bir tavırla şunu söylerdim daima: “Ben size bakamam çünkü psikologların hastalarını tanımıyor olmaları gerekiyor. Ama mutlaka sizi bir psikolog arkadaşıma yönlendiririm.” Bunu her deyişimde gülerlerdi, neden güldüklerini de bir türlü anlayamazdım. Arada da psikolog olmak istediğimi söylediğimde muzip bir tonla “Yani deli doktoru mu?” diyenler olurdu; çok şükür şimdilerde çok duymuyorum bu benzetmeyi, yaklaşık 10 senede toplumumuzun psikolojiye bakış açısında bir şekilde yol katedebilmişiz demek ki…

Böylece psikologluk rüyasıyla başladı psikoloji tutkum. Ancak daha sonra kalem aşkımı fark ettim, edebiyata sarıldım, yazdım, yazdım. Psikolojiye ne oldu derseniz, o hep oradaydı; kalemimle birlikte psikoloji tutkum da gün geçtikçe büyüdü. Nitekim kanımca edebiyatla kol kola yürür psikoloji. Bir edebi inceleme, karakterlerin ruhsal çıkmazlarını, düşlerini, düşüncelerini, farklı ruh hallerini irdeleyerek tüm bunların ardında onların bilinçaltında yatan itkiyi ortaya çıkarmayı amaçlamaz mı zaten? Aynı şekilde yazar, yarattığı karaktere ne kadar çok katman kazandırırsa, onun kişiliğini ne kadar çok farklı yönden işlerse o kadar güçlü kahramanlar çıkarır ortaya. William Shakespeare’in “Venedik Taciri”nde hem acımasız ve kindar hem de insancıl yönleriyle verilen Shylock karakterinin bir psikoloji harikası olmadığını kim söyleyebilir? Ya da Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” adlı öyküsünde sık sık karşımıza çıkan ve Orhan Pamuk’un “Sessiz Ev” romanında özgün bir biçemle verilen “bilinç akışı” anlatım tekniğinin psikolojik bir ustalık göstergesi olmadığı iddia edilebilir mi? En başta yazar, insan ruhunun derinliklerine inmeden, her bir çıkmazda tek tek durup düşünmeden kendi yaratısına anlamlı bir derinlik katabilir mi? Tüm bunların yanıtı belki de şu noktada birleştirilebilir: Psikoloji, aslında edebiyat dünyasının olmazsa olmaz unsurlarından biri ve insana verdiği gibi, yazınsal ürünlere ve unutulmaz karakterlere de can veren belki de en önemli yapı taşı psikoloji.

Nitekim bizler 23 Mart 1. ENKA Liselerarası Psikoloji Sempozyumu’nda bu yapı taşının—psikolojinin—gizlerini çözmek ve onun sonsuz derinliklerinde biraz olsun yol katedebilmek niyetiyle bir araya geldik. Bu fikir ise bundan yalnızca 4 ay önce, sevgili hocam Gonca Alpargun ile psikolojiyle ilgisi olmayan bir derste psikolojiyle ilgisi olmayan bir konudan bahsederken düştü aklıma. Ülkemizde psikoloji anlamında yapılan çalışmalar çoğunlukla yükseköğretim alanlarında gerçekleştirildiğinden, bu sempozyum liselilere yönelik olacaktı. Bu şekilde biz gençlere psikolojik sorunları tartışmak için bir platform oluşturulabilecek, bu da psikoloji konusundaki bilgi ve duyarlılığın artmasına katkıda bulunabilecekti. Ufak bir fikirdi önce bu, sonra büyüdü, filizlendi; şimdi ise meyve veriyor. Okulumuzda ilk kez gerçekleştirdik bu çalışmayı ve ileriki yıllarda geliştirerek sürdürmeyi planlıyoruz. Ben bu sene mezun oluyorum, sonraki senelerde arkadaşlarım devam ettirecek bu projeyi. Ancak en azından çocukluk oyunlarımdan akademik tutkularıma dek yaşamımda uzun ve önemli bir süreç boyunca bana eşlik eden Psikoloji adına geride bir şeyler bırakabilmek, bu alanda parlak genç beyinlerde farkındalık yaratmaya katkıda bulunabilmek ve çorbada tuzumun olduğunu bilmek benim için unutulmaz bir haz. Umarım sizler de ilerleyen sayfalarda bu çalışmayla ortaya çıkardıklarımızı okudukça heyecanımıza tanık olur, bu hazzı benimle paylaşırsınız.

Teşekkürler,

Sevde Kaldıroğlu
Sempozyum Başkanı

23 Mart 2013

1. ELPS ekibi

Sempozyumda emeği geçen tüm arkadaşlarıma ve başta sevgili hocam Gonca Alpargun olmak üzere yardımcı olan tüm öğretmenlerime teşekkürlerimle…

Kabin

Aralık4

Kadın şeklinin altındaki o iki harfi görür görmez hızla içeri attım kendimi. Boş kabinlerden birine girip kapıyı sıkıca kapadım. Başka bir kapının açıldığını duydum; içeri birileri girmişti. Mızmız bir çocuğunkini andıran bir ağlama sesi ilişti kulağıma; aynı anda kadının çirkin sesi yankılandı tuvaletin koridorunda:

– Kaçıncı ayağıma basışın, ha, kaçıncı?

Yanıt beklemeyen, yalnızca iğrenme ve hiddet duygularını aktarma işlevi gören bu soruya herhangi bir cevap alamayan kadın daha da öfkeyle bir daha bağırdı:

– Gir şuraya, gir! Yap çişini hemen!

Yanımdaki kabinin kapısının açıldığını, çocuğun hıçkırıklarına karışan o sinir bozucu gıcırtıdan; bir de aradaki alt boşluktan benim tarafıma düşen gölgenin deviniminden anlamıştım. Kapının çarptığını duydum; başka bir çarpma sesi daha yükseldi ve ardından çocuğun boğulurcasına hıçkırıkları. Oturduğum yerde titredim, kalbim hızlandı; soğuk soğuk terlerken çığlık atmak istedim ya da orada hiç bulunmamış, bunları hiç duymamış olmak istedim. Görünmez olup koşmak ve alabildiğine kaçmak istedim. Ama gözlerimi yumup açtığım o anda yine o iğrenç gri kabin duvarlarını ve kirli fayansları gördüm. Sonra o yırtılası ses devam etti:

– Etsene lan, etsene!

Ve ardından bir daha vurdu –Kırılsaydı elleri. Öfkeyle vurdu –Tuvaletin bir avuç suyunda boğuluverseydi. Tüm gücüyle, kendi zayıflığını ve kendi çirkinliğini bulaştırmak istercesine vurdu.

Ayağa kalktım. Tüm hiddetimle ve şiddetle çektim sifonu. Kapıyı sertçe açıp dehşet içinde çıktım kabinden ve onu gördüm; o çirkin yaratığı. Yan kabinin önünde vahşi gözlerle etrafına bakınarak bekliyordu. O anda çocuk ağlayarak kabinden çıktı. Yuvarlak camlı siyah gözlüklerinin ardındaki saf gözleri ağlamaktan şişmişti. Teninin her zerresinden akan korku, küçük bedenine ağır geliyordu. Al yanaklarına baktım. Tokattan, dayaktan değil; parkta koşturmaktan, gülmekten ya da yalnızca çocuk olmaktan kızarmalıydı o yanaklar. Şiddetin büyüdüğü yanaklarında gamzeler yeşermeliydi.

Köşeye büzülüp kalmıştı çocuk; belki ‘’anne’’, belki ‘’anneanne’’, belki de o çirkinliğe hiç yakışmayan bir başka sözle hitap ettiği insanımsı varlığın karşısında. Ona çevirdim gözlerimi; çocuğun masumiyetinin yanında eğreti kalan, o boğulası varlığa. O da bana döndüğünde, işitsel olarak olduğu kadar görsel olarak da kazındı belleğime. Acımasız siyah gözlerinde sevgiden ya da şefkatten eser yoktu. Acıyla, nefretle baktım; acıtmak istedim, canını yakmak istedim, onun yaktığı gibi. Bağırıp çağırmak, ‘’Ellerin kırılsın!’’ diye haykırmak istedim.

Yapmadım; hiçbir şey yapmadım. Nefret dolu bakışlarımı son bir kez yüzüne fırlatıp arkamı döndüm. Tuvalet kalabalıktı, ama ne köşede büzülen çocuğa bakan vardı, ne de onun başına dikilen zebani kılıklı ‘’insan’’oğluna. Aceleyle elime sabun sıktım. Ellerimin yansımasını görürken aynadan, gözlerimi beyaz fayanslardan kaldırmadım; korkaklığımla yüzleşmeye cesaretim yoktu, bunu iyi biliyordum.

Lavabonun serin sularında duruladım ellerimi. Sonra bir daha sıktım sabunu; bu kez çiteleye çiteleye, gördüklerimi de duyduklarımı da tenimden kazırcasına, şiddetle ve öfkeyle ve hırsla yıkadım ellerimi. Ama lavabonun siyah deliklerinden akan su, ne gördüklerimi götürdü, ne de işittiklerimi. Yıkadıkça kirlendi ellerim; ıslandı, ağırlaştı. Titrek parmaklarla çevirirken musluğu, bir anlık gafletle yansımama ilişince gözlerim, o çirkin suratı karşımda görüp korkuyla irkildim. Sonra aynadaki yabancıyı orada bırakıp kamburlaşan sırtıma belleğimi yüklendim ve ağırlaşan ayaklarımı sürükleyerek uzaklaştım.

————————————————

Ne yazık ki kurgu değil bu, en ince ayrıntısına kadar bire bir bu şekilde tanık olduğum bir olay. Ancak ülkemizde çocuklara uygulanan şiddeti düşünürsek, bu olayın, belki de en hafif örneklerden biri olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanın aklına tek bir soru geliyor: Bu çocukları kim koruyor?

Bugüne dek kim korudu ki bundan sonra kim koruyacak, değil mi?

Sevde Kaldıroğlu

01.12.12

Urfa Günlükleri

Eylül21

Bu sene 2-9 Temmuz tarihleri arasında okulum Enka Lisesi’nden öğrenci ağırlıklı 21 kişilik bir grup olarak Şanlıurfa’daydık. Amacımız 2010 yazından beri sürdürdüğümüz bir sosyal sorumluluk çalışması olan Urfa Projesi’ni devam ettirmek, bu kapsamda Urfa’nın ekonomik geliri düşük fakat oldukça kalabalık bir semtinde bulunan Gençlik Merkezi’ne gitmek ve yedi gün boyunca orada yüzlerce çocukla eğitim ve eğlencenin iç içe girdiği bir ortam yaratarak kaliteli zaman geçirmekti. Bir hafta boyunca her yıl daha da geliştirdiğimiz ve arttırdığımız; sanat, tiyatro, gitar, satranç, spor gibi atölyeleri açarak her bir çocuğun farklı etkinliklere katılmasını, bu sırada da sosyal ve bilişsel yeteneklerini geliştirip bireysel olarak özgür kimliğini oluşturabilmesini sağlamaya çalıştık. Bir haftalık çalışma sonucunda ise yine her sene yaptığımız gibi bir gösteri ve sergi günü düzenledik. Bu günde öğrencilerin tiyatro ve dans gösterileri, gitar ve şarkı dinletileri sunuldu ve sanat çalışmalarında ortaya koydukları her türlü emek ürünü Gençlik Merkezi’nin duvarlarında sergilendi. Böylece çocuklar anne babalarının, arkadaşlarının, öğretmenlerinin ve daha pek çok tanımadıkları kişinin karşısında kendi yaratıcılıkları ve yeteneklerini öz güvenle, yüreklilikle ve başarıyla sunabilmenin hazzını yaşadılar.

Her sene orada geçirdiğimiz yalnızca bir haftanın çocukların heveslerini, hayallerini ve geleceğe dair vizyonlarını fark edilir bir şekilde geliştirdiğini, gerek oradaki öğretmenlerden gerekse velilerden duymak önümüzdeki senelerde bu projeyi devam ettirmek adına bizi yüreklendirdi. Zamanla birbirlerinden rica etmeyi, birbirlerine saygı duymayı ve hoşgörü göstermeyi öğrenmelerini gözlemlemek bizim için başlı başına bir mutluluk kaynağıydı. Sahneye çıkışlarında bazen dilleri dolansa da, mikrofonu her tutuşlarında elleri titrese de her seferinde yürekleri gururla ve güvenle doldu. Tabii ki tek taraflı değildi bu gelişim. Onların küçük bedenlerinde kocaman yürekleri olduğunu görmek, yalnızca bir gülümseme karşılığında bir insana sınırsız sevgi besleyebileceklerine tanık olmak liseli gençler olarak bizi bu projede en çok etkileyen unsurdu sanırım. Nitekim Urfalı çocukların bize sundukları karşılıksız sevgi ve sık sık gösterdikleri saf dürüstlük yaşamlarımızda bu denlisini pek gözlemleyemediğimiz değerlerdi.

Gençlik Merkezi’ndeki çocuklardan ayrılacağımız günü, gösteri gününü anımsıyorum. Son konuşmayı yapmak üzere mikrofonu elime almıştım. Gösteri boyunca kendinden emin duran ellerim şimdi tıpkı sesim gibi titriyordu. Tüm gücümle teşekkür ettim çocuklara. Onlara bir şeyler öğretmek adına başlattığımız bu projede bize yaşamımızda ender rastlayacağımız eşsiz değerler öğrettikleri ve unutulmaz deneyimler yaşattıkları için; bir gülümseyişimizle bize kucak açtıkları için. Her birinin gözleri parlıyordu. Sonsuz bir minnet duydukları bu ‘’farklı’’ ablaların, abilerin kendilerine teşekkür etmesi garip geliyordu onlara kuşkusuz; öylesine bir alçakgönüllülük sarmıştı yüreklerini.

Bugün rahatlıkla söyleyebilirim ki Urfa Projesi’nin bugün sahip olduğum bireysel kimliğim üzerindeki olumlu etkisi çok büyük. Bu etkiyi anlayabilmek için sanırım ne okumak ne de görmek yeterli; yalnızca bunu ”yaşamak” kafi.

10.09.12

Ayvalık’ta nereye gidilir, ne yenir, ne içilir?

Ağustos15

Baba tarafından Ayvalıklı olduğumdan sık sık ‘’Ayvalık’ta nereye gidilir, ne yenir, ne içilir?’’ gibi sorularla karşılaşıyorum. En son, bayram için Ayvalık’a gidecek olan Zeynep Abla’mdan da aynı soruyu duyunca fikirlerimi toparladım ve Ayvalık’ta yapmaktan hoşlandığım etkinlikler üzerine bir yazı yazmaya karar verdim. Umarım Ayvalık’ta tatil yapmak isteyenlere yardımcı olabilirim!

Çay:  Orfanos Cafe

Ayvalık Meydan’da pek çok çay bahçesi vardır ama Orfanos Cafe’nin yeri başka! Çiçekli minderli koltukları bile insanın içini ısıtmaya yetiyor. Deniz kenarında bir masa kapıp akşam serinliğinde çay içmek için ideal. Kahvaltı için de gelebilirsiniz tabii. İster evden kahvaltılıklarınızı getirip ısmarladığınız çay eşliğinde yaparsınız kahvaltınızı, ister hiç uğraşmadan kahvaltı tabağı alırsınız, seçim size kalmış. Nitekim Ayvalık şehir içinde deniz kenarı nezih bir yerde çay keyfi yapmak için bana sorarsanız en güzel yer Orfanos Cafe.

Ayvalık Tostu:  Mesut Büfe

Ayvalık’a giden herkes muhtemelen merkezdeki tostçular zincirini görmüştür. Yan yana ufacık tost büfelerinden oluşur bu zincir. Nitekim has Ayvalık tostu yemek istiyorsanız oradaki Mesut Büfe’ye uğramanız şart, diyebilirim. Ayvalık tostu; sucuk, sosis, kaşar, domates, turşu, ketçap ve mayonezden yapılır. Ancak normal tosttan ayrıldığı noktalardan biri de Ayvalık merkezdeki fırından çıkan özel Ayvalık tostu ekmeğiyle yapılmasıdır. Dilerseniz tostun içeriğini istediğiniz şekilde değiştirebilirsiniz. Örneğin ben herhangi bir et ya da sos istemediğimden domates ve turşulu, çift kaşarlı tost istiyorum genellikle. Çocukluktan beri Ayvalık’a giden biri olarak tereddütsüz söyleyebilirim ki Mesut Büfe’den daha iyi tost yapanına rastlamadım.

Dondurma:  Öztürk Cafe – Cunda

Pek çok deneme sonucu Ayvalık dondurmasının en iyi yerinin Cunda (Alibey) Adası’ndaki Öztürk Cafe olduğunda karar kıldım. Özellikle sakızlı, çikolatalı ve tarçın seviyorsanız Santa Maria’lı dondurması harika. Bunların dışında oldukça fazla dondurma çeşidi de var. Dondurmayı kornet denen külahlarda yemenizi öneririm, çünkü sıcak sıcak gözünüzün önünde yaptıkları bu külahların tadı da dondurmalar kadar hatırda kalıcı.

Ayrıca Cunda’ya mutlaka gidip oradaki takı, hediyelik eşya vb. pek çok orijinal ürünün bulunduğu çarşıyı gezmenizi de tavsiye ederim.

Deniz:  Sarımsaklı Sahili

Ayvalık deniz şehri olduğundan denize girmek için pek çok yer var. Ancak benim favorim Sarımsaklı sahili. Buz gibi masmavi denizi serinlemek için birebir. Üstelik daha sakin bir deniz keyfi yapmak için tenha yerlerini bulmanız da mümkün; Badavut tarafı o yönden daha uygun olabilir.

Gün Batımı:  Şeytan Sofrası

Şeytan Sofrası Ayvalık’la özdeşleşmiş bir tepe. Adını bu tepedeki sözüm ona şeytanın ayak izi olan bir çukurdan alıyor. Nitekim tüm Ayvalık’ı tepeden görüp gün batımını izlemek için mükemmel bir yer Şeytan Sofrası. Fotoğraf çekmeyi de seviyorsanız çok güzel kareler yakalayabilirsiniz bu sırada.

Eğer arabanız varsa ya da Ayvalık’tan biraz uzaklaşma olanağınız olursa diye Ayvalık’ın çevresinde yaklaşık bir saatlik araba yolculuğuyla gezebileceğiniz yerlerden söz etmek istiyorum biraz:

Köy Kahvaltısı:  Cafe Pinea – Demircidere Köyü

İzmir-Bergama’ya bağlı Kozak Yaylası’nda Demircidere Köyü’nde bulunan Cafe Pinea temiz bir köy havasından çok daha fazlasını sunuyor size. Gerek modern ve şık mekânı gerekse hizmet ve lezzet kalitesiyle çok hoş bir yer. Biz gittiğimizde serpme köy kahvaltısı aldık ve o kadar memnun kaldık ki yediklerimin tadı hâlâ damağımda. Üstelik İstanbul’da en azından 25 liraya yiyecebileceğiniz türden olan bu kahvaltı kişi başı yalnızca 13 lira. Peynirli sahanda yumurtası da nefis Cafe Pinea’nın; ancak bizim gibi kahvaltıya ek olarak alacaksanız tek kişilik porsiyonun iki kişiye bile fazla geldiğini rahatlıkla söyleyebilirim, zira bir porsiyonu iki yumurtadan yapıyorlar.

Gitmeden önce mümkünse rezervasyon yaptırın, çünkü genellikle çok yoğun oluyor. İletişim ve daha fazla bilgi için Cafe Pinea’nın sitesine bir göz atabilirsiniz.

Et Yemeği:  Saklıbahçe Restaurant – Çamlıbel Köyü

Edremit-Güre’ye bağlı Çamlıbel Köyü’ndeki Saklıbahçe Restaurant tıpkı Cafe Pinea gibi çok hoş bir mekâna ve lezzetli yemeklere sahip. Sac kavurma, bonfile gibi et yemekleri ailece deneyip beğendiklerimiz arasında; bunların yanı sıra kebaplar ve zeytinyağlı mezeler de mevcut. Ayrıca köy kahvaltısı bile var. Biz hiç denk gelmedik ama haftanın bazı günleri fasıl da oluyormuş. Saklıbahçe, tam da adına yakışır şekilde yeşillik içinde; bir gölet etrafına kurulmuş masalarda su sesi eşliğinde yemek yiyorsunuz. Güzel bir akşam yemeği için çok hoş bir yer.

İletişim ve daha fazla bilgi için Saklıbahçe’nin sitesine bakabilirsiniz.

Bunlara ek olarak Çamlıbel Köyü’nün yakınındaki Tahtakuşlar Köyü’ne yolunuz düşerse oradaki Etnografya Müzesi’ni gezip köyün tepesindeki çay bahçesinde manzara eşliğinde çay içmek isteyebilirsiniz. Ayrıca buralara gelmişken deniz kenarında oturmak isterseniz Akçay sahilinde Mado’da dondurma yiyebilirsiniz; zira Mado’nun terası akşam serinliğinde oturmak için ideal.

Umarım bir gün yolunuz Ayvalık’a düşer de buralara uğrar, hatta benim bilmediğim pek çok yeni yer keşfedersiniz!

Ayvalık yemekleriyle ilgili daha fazla bilgi için Ayvalık Lezzetleri adlı yazımı okumanızı öneririm.

 12.08.12

Neden İnceliyoruz?

Ağustos5

Kadın ve Güzellik Kavramı üzerine

Güzel bir kadın canlandırın gözünüzde.

Unutmayın o kadını, bu yazıyı okurken belleğinizin bir köşesinde dursun. Tepkilerini iyi gözlemleyin güzel kadınınızın; çünkü ilerleyen satırlarda pek çok hemcinsiyle karşılaştıracak kendisini, belki memnun kalmayacak bundan, belki de kendisiyle gurur duyacak ama umuyorum ki ne kadar göreceli ve ne kadar acımasız bir kavramın ürünü olduğunu –tıpkı sizin gibi– fark edecek o da.

Bu yazı boyunca yalnızca güzel kadınlardan bahsedeceğim; farklı zamanların ve farklı kültürlerin farklı güzel kadınlarından.

Yıl M.Ö. 5500. Yazı yok henüz. Ateş var, su var, erkek var, kadın var. Hem de kadın, tanrıça; kadın, bereket simgesi. O dönemden kalan kadın heykellerine, bir başka deyişle o dönemin ideal kadın figürlerine baktığımızda alışık olmadığımız görünümlerle karşılaşıyoruz ve ‘’Obez bunlar’’ diyerek teşhisi koyuyoruz hemen. Halbuki bugün yerdiğimiz ‘’şişmanlık’’ kavramını o zamanlarda tanrıçalara layık gördüklerini unutuyoruz.

Antik Çağlar’dan ileriki yüzyıllara gelirsek aradan geçen zamanın ‘’güzel kadın’’ kavramını çok fazla değiştirmediğini dönemin kadın portrelerinden anlayabiliriz. 16.yüzyılda Alessandro Allori’nin Bianca Cappello’yu resmettiği tablosu günümüzle çelişen bir güzellik kavramı sunar bize. Bir İtalyan soylusu olan Bianca Cappello güzelliğiyle nam salmış bir kadındır, nitekim bizim Victoria’s Secret modellerimize benzemez kendisi. Tombul bir vücudu, yuvarlak bir yüzü ve hatta çenesinin altında bombeli bir gıdısı vardır. Aynı döneme ait benzer bir ‘’güzel kadın’’ tasviri çok daha tanıdık bir ismin, William Shakespeare’in, ‘’Venüs ve Adonis’’ şiirinde görülmektedir. Günümüzde iki karşıt kavram olarak görülen ‘’güzellik’’ ve ‘’tombul’’ sözcükleri İngiliz şairin bu şiirinde alt alta dizelerde bulunur; şair, Venüs’ün görkemli güzelliğini tasvir ederken onu ‘’tombul’’ olarak niteler. [i]

İki yüzyıl sonra İspanyol ressam Francisco Goya’nın yapıtlarına baktığımızda tombul kavramının halen güzellik kavramıyla birlik içinde olduğunu gözlemleriz. Goya’nın 1700’lü yılların sonlarında resmettiği La Tirana’sı ve 1803 yılında tamamladığı Maja Vestida’sı bu tombul ve güzel kadın figürlerine örnek gösterilebilir. Ancak özellikle Maja Vestida’da ideal kadın figürünün belinin incelmeye başladığı görülmektedir. Buna rağmen incelen yalnızca belidir, vücudunun geri kalanı dolgun ve tombuldur.

Louisa May Alcott ise, 1868-69 yılları arasında yazdığı Küçük Kadınlar romanında Margaret karakterini ‘’çok güzel, açık tenli ve tombul’’ olarak niteler. Bu özelliklerin yalnızca belli eserlere ait olmadığı, o yüzyıllarda kadının üzerine yüklenen güzellik ölçütlerini oluşturdukları yadsınamaz bir gerçektir. Öyle ki bugün kilolu insanları ‘’şişko’’ olarak sınıflandıran toplum, o dönemin zayıf insanlarını ‘’sıska’’ olarak niteliyordu; dahası, zayıf kadınlar güzellik ölçütlerinden uzak görülmekle birlikte eş bulumunda da ‘’bahtsız’’ olarak kabul ediliyordu.

Özellikle 19.yüzyılla birlikte ideal kadın vücudu kum saati şekline büründü. Bir başka deyişle kadın incecik bir bele ve buna karşın geniş basenlerle dolgun göğüslere sahip olmalıydı. Bu denli uç vücut ölçüleri anatomik olarak mümkün olmadığından kadınlar korse kullanıyordu; ancak beli aşırı derecede incelten korseler iç organları sıkıştırıyor, nefes darlığı ve tansiyon sorunları gibi sağlık sıkıntılarına yol açarak zaman zaman kaburga kemiklerinin kırılmasına bile sebep olabiliyordu. 1900’lü yılların başlarında Camille Clifford kum saati figürü ve korseyle sıktığı incecik beliyle dönemin ünlü modellerindendi. Viktorya döneminde kadınların sık sık bayılmasının sebebinin bu korseler olduğu sonradan anlaşılmıştır.

Batı kültüründe güzellik kavramı gitgide incelen bir yolda ilerlerken farklı kültürlerde aynı kavram çok farklı boyutlardaydı. Tayland ve Burma’da kadınlar yüzyıllardır uzun boynun bir güzellik göstergesi olduğuna inanıyor, boyunlarını uzatmak için çocukluktan itibaren boyun halkaları takıyorlardı. Bu halkalar yaşları ilerledikçe artıyor, omuzlarına baskı yaparak kadınların kemik yapılarında bozulmalara yol açıyordu. Bu geleneğin günümüzde halen bazı kabilelerde devam ettiği söylenmektedir.

Güzellik uğruna katlanılan bir başka eziyet ise Çin’de yüzlerce yıldır süren ayak bağlama geleneğiydi. Tıpkı Batı’nın ince beli ve Burma’nın uzun boynu gibi Çin toplumu da küçük ayakları güzellik ölçütü olarak kabul ediyordu. Kadınlar ayaklarını –normal bir ayağın üçte biri boyunda olması için– çocukluktan itibaren bağlayarak öne doğru kemik gelişimini durduruyorlardı. Bu şekilde eğri bir biçimde büyüyen ayak, güzel olarak görülen kısa boya ulaşıyordu. ‘’Lotus ayak’’ olarak da anılan bu gelenek Çinli kadınlar için bir eziyet niteliği taşıyordu. Yeni Zelanda’da ise özellikle yüze yapılan Ta Moko adındaki dövme türü bir güzellik ve toplumsal statü simgesiydi. Yüzlerini bu dövmeyle kaplayan kadınlar güzel olarak niteleniyordu.

Dünyanın farklı yerlerinde güzellik farklı biçimlere bürünürken Batı’da da değişik şekillere dönüşmeyi sürdürüyordu. Nihayet pek çok sağlık sorununun sebebi olduğu anlaşıldıktan sonra korse, ‘’zararlı’’ damgası vurularak terk edilmişti. 1950’li yıllara gelindiğinde yeni güzellik standartları, korseli incecik bellerden sıyrılıp yerini Marilyn Monroe gibi balık etli kadın figürlerine bırakmıştı. Halen kum saati kalıbının etkileri görülse de kadının beli büyük ölçüde kalınlaşmış, çok daha sağlıklı ölçülere kavuşmuştu. Fakat hızla gelişen teknoloji, medya ve moda kültürüyle ideal kadın vücudu bu kez yalnızca belden değil, basenlerden, bacaklardan ve hatta kollardan bile incelmeye başladı. Öyle ki 21.yüzyılda aktris Keira Knightley gibi ince yüzlü, ince belli ve ince bacaklı kadınlar –iki yüzyıl öncesinin ‘’sıska’’ kadınları– ‘’güzel’’ olarak görülmeye başladı. İncelme modasıyla son yıllarda gelişen diyet sanayisi zirveye ulaştı; günümüzde ABD’de diyet sektörü 40 ila 100 milyar dolar arası bir gelire sahip.[ii]

Bugün modern dünyanın kadınları diyet yapıyor ya da kilo almamak adına yediklerine ‘’dikkat ediyor’’. Bugün iş hayatına atılan modern kadın, maaşının yarısını kilo vermek adına diyet ürünlerine yatırıyor. Fakat o bunu ‘’sağlık’’ adına yapıyor, kilo vererek yağlarından kurtuluyor, alması gereken kalorinin yarısını alarak ve vücut kitle indeksini normalin altına düşürerek ‘’sağlıklı’’ bir vücuda kavuşuyor. Modern kadın erkek gibi güçlü olmak adına kas yapıyor, sıkılaşıyor, inceliyor; kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapılmasını protesto ederken kadının bir güzellik nesnesi olarak görülmesi üzerine kurulu olan bu güzellik ölçütlerini benimsiyor, dahası bunlara uymaya çalışıyor.

Modern kadın erkekle fırsat eşitliğine sahip olmayı savunurken öğle yemeğinde kebap yiyen erkek iş arkadaşının yanında kuru bir salatayla yetiniyor, sonra da orada burada ‘’kadın-erkek eşitliği’’ nutukları atıyor. Çinli kadınların ayaklarını bağlayarak, Taylandlı kadınların boyunlarına halkalar takarak, Viktorya dönemi kadınlarının korse kullanarak yaptığı eziyet bugün modern kadının vücudunda belki de en ağır ve en umutsuz şekliyle devam ediyor.

Geçmiş yüzyıllarda kadın, güzellik standartları altında sürekli ezilmiş, eziyet çekmiş; peki medeniyetin doruğuna ulaştığımız bugünümüzde ne değişti? Kadın halen bir güzellik nesnesi olarak görülüyor –burada ‘’görülüyor’’ demek yanlış olur; çünkü kadın halen kendini bir güzellik nesnesi olarak göstermeye devam ediyor ve kendine yaptığı bu eziyeti ‘’güzellik’’ adı altında erkeğe de öğretiyor.

Nitekim bugün modern dünyanın modern kadınları olarak neden inceliyoruz? Çünkü inceliyoruz; birbirimizi, vücutlarımızı. Şekillerimizi inceliyoruz ve yargılıyoruz ‘’o’’nu ve ‘’onlar’’ı, fikirleriyle değil, şekilleriyle yargılıyoruz. ‘’İnce’’yi yüceltiyoruz ve inceldikçe yüceleceğiz sanıyoruz; oysaki biz ‘’zayıf’’ sözcüğünü iltifat olarak kullanmaya, yediğimiz lokmayı saymaya ya da ‘’ince’’yi takdir etmeye, ‘’ince’’ye özenmeye devam ettikçe kadın olarak o yaklaştığımızı sandığımız fırsat eşitliğine hiçbir zaman ulaşamayacağız.

Bugün dünyadaki işlerin %66’sı kadınlar tarafından görülüyor fakat kadınlar toplam gelirin %10’una, toplam mal varlığının ise yalnızca %1’ine sahip. Ancak modern kadın ‘’güzellik’’ etiketinden kurtulup toplumun şekilciliğini beslemekten vazgeçtiği sürece bu istatistikler gelişebilir; kadın, şekli yerine fikrine odaklandığı takdirde gerçek özgürlüğünü elde edebilir. Aksi halde modern kadının ince bilekleri güzellik ölçütlerinin prangalarına bağlı kalmaya mahkum.

Sevde Kaldıroğlu

19.03.12


[i] Ali Luke’un ‘’Celebrating Women with Curves: A Historical Perspective’’ adlı makalesinden esinlenilmiştir.

[ii] Bkz. Laura Cummings’in BBC News web sitesindeki ‘’The Diet Business: Banking on Failure’’ adlı haberi:

http://news.bbc.co.uk/2/hi/business/2725943.stm

Dalından Meyve Toplamak

Eylül4

Bir hafta öncesine kadar bu zevki hiç tatmamıştım ben; sadece filmlerde görülür, kitaplarda okunur ya, bende de o misal. Ama bayram boyunca ailemle birlikte yaptığım küçük çaplı Türkiye turu sayesinde yaşadım bu deneyimi. Amasra, Kastamonu, Kapadokya, Eskişehir gibi pek çok yeri içine alan bir geziydi bu; spontane gelişti, plansızca gezildi, görüldü her yer. Zaten zevki de ordaydı.

Nitekim benim gibi yediği tek doğal şey markette ‘organik’ etiketiyle servet değerine satılan meyveler olan, böcekten korkan müşkülpesent bir şehirli kızın bağa, bahçeye gidip çiçek böcek içinde ağaçtan meyve toplaması, üstelik meyveyi kopardığı gibi de ağzına atması olacak şey mi? Ama oldu işte. Hem de iyi ki de oldu! Meğer dalından kopardığın meyvenin tadı ne tatlı oluyormuş; dikeni bata bata topladığın böğürtlenin tadı, üzerine kan kırmızısı suyunu damlata damlata kopardığın dutun lezzeti gibisi yokmuş.

Kastamonu’da Çatalzeytin’in Epçeler Köyü’nde dikenlerin arasından böğürtlen toplamayı öğrendim ben, harmana gidip sepetler dolusu kızılcık ve bir tutam mutlulukla eve dönmeyi. Ya da kıyafetini mahvetmek pahasına dalından avuçlarca  karadut yemeyi, sonra da her seferinde ‘Bu yediklerimin en güzeliydi’ demeyi. Doğallık burdan geliyormuş, bunu anladım ben. Meyve doğal oluyormuş, yeter ki insan doğal olsun!

04.09.11

« Older EntriesNewer Entries »