Sevde'nin Günlüğü

Yazmayı seviyorum…

Gencecik Kırık Hayaller

Ekim10

Şiir Eleştirisi

AVARA

(…)

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun macerlara umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika’ya
kendi Amerika’sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan

—————————-

GENCECİK KIRIK HAYALLER

Murathan Mungan tarafından kaleme alınan ‘’Avara’’ şiiri yazınsal bağlamda incelenirken şiire hakim olan duygu ve kullanılan tonlama bakımından ikiye bölünebilir. Şiirin ilk iki kıtasından oluşan ilk bölümünde gençliğe; kurulan hayallere, umutlara ve beraberliklere duyulan özlem baskınken son iki kıtasından oluşan ikinci bölümünde hayal kırıklıkları, yitirilen umutlar ve ayrılıklardan ileri gelen oldukça sitemkar ve biraz da öfkeli bir sesleniş dizelerde can bulur. Şiirde pek çok imge yer almakta ve bu imgeler şiirin anlamlandırılmasında önemli bir yer tutmaktadır.

Şiir kişileri, anlatıcı ‘biz’ ve seslenilen ‘sen’den oluşur. Anlatıcının şiire ‘’vahşi siyah atlardık’’ diye başlarken gençliğini birlikte geçirdiği arkadaşları ve kendisinden bahsediyor olma ihtimali yüksektir. Bu durum ileriki dizelerde geçen ‘’gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz’’ ve ‘’yol arkadaşı’’ sözcüklerinde açıklığa kavuşmaktadır. Anlatıcının kendisini ve arkadaşlarını atlara benzetmesi ‘’çöl’’ imgesiyle vurgulanan  hayatın uçsuz bucaksız boşluğunda ‘biz’in, bir başka deyişle gençliğin, sürekli ‘’kendi izini arayarak’’ bir kimlik arayışı ve amaçsızlık içinde olduğunu; atları ‘’vahşi’’ ve ‘’siyah’’ olarak betimlemesi ise hayatta belli bir amacı olmayan, kimliksiz gençlerin bu duruma karşı öfkeli ve isyankar olduklarını anlatmaktadır. Gençlerin bu öfkesi ‘’düşman’’, ‘’öfke’’ ve ‘’yumruklarını sıkmak’’ sözleriyle yinelenirken ‘’geceleri uyuyamayan çocuklardık’’ dizesinde amaçsızlıktan kaynaklanan tedirginlik vurgulanmaktadır.

Şiirde bir boşluk ve arayış içinde olan ‘biz’, sürekli hayal kurmakta, ‘’yolculuklar’’ ve ‘’maceralar’’ ummaktadır. Şiirin ikinci bölümünde ‘’bi başka kentte, bir başka insan olmanın umutları’’ dizesinde ‘biz’in başka bir kimlik arayışı ve buna dair umutları görülmektedir. Pek çok yerde yinelenen ‘’kent’’ sözcüğü ulaşılmak istenen ancak ulaşılamayan hedef noktasını imgelerken ‘’uyku’’ sözcüğü de hayallerin gerçekleştiği durumu belirtiyor olabilir. Böylece ‘’uykulu kentler’’ sözleri uykuda rüyalarını yaşayabilen, hayallerini gerçekleştirmiş insanları simgelerken ‘’geceleri uyuyamayan çocuklar’’ ifadesi de rüya göremeyen, düşlerini gerçekleştiremeyenleri sembolize ediyor, çıkarımını yapmak doğru olur. ‘’Pencere’’ ve ‘’otobüs’’ şiirde geçen diğer iki imge olup hayallere açılan kapı ve ulaştıran araç olarak anlamlandırılabilir. ‘’Işığı açık kalmış pencereler’’ düşlerini gerçekleştirmiş kişiler olarak yorumlandığında ‘biz’in onlara ‘’hasretle uzun uzun bakarak’’ imrendiğini ve öyle bir yaşam hayal ettiğini söylemek mümkündür. Bütün olarak bakıldığında şiirin ilk bölümünde anlatıcının gençlik yıllarına, beraberliklerine ve saf hayallerine özlem duyduğu; aynı özlemi ‘’anımsıyor musun?’’ diye seslendiği ‘sen’den de beklediği anlaşılmaktadır. Tümcelerde geniş zamanın hikayesi kipi kullanımında da bu içten içe duyulan özlem sezilmektedir. Ancak ‘’dünya acıtırdı bizi/her şey kanatır, her şey yaralardı’’ ve ‘’her şey o eski rüyada kaldı’’ dizelerine bakıldığında ‘biz’in düşlerini gerçekleştiremediği ve hayal kırıklığına uğradığı görülmektedir. Şiirdeki ‘’Amerika’’ imgesi hayallerin ulaştığı doruk noktası, bir ütopya anlamında kullanılmıştır. ‘’İçimizden kimse gidemedi Amerika’ya’’ sözleriyle düş kırıklıkları belirtilirken ‘’kendi Amerika’sı da olmadı hiçbirimizin’’ ifadesiyle gençlerin kendi ütopyaları, tamamen kendilerinin yarattığı bir hayal dünyalarının olmadığı, aslında hayallerini de toplumsal doğrulara dayanarak kurmak zorunda bırakıldıkları anlatılmak istenmektedir.

Şiirde zaman öğesi sürekli gecedir; bu da güneşin hiç doğmadığını, hayallerin gerçekleşeceği aydınlığın hiç oluşmadığını; bir arayış içinde olan ‘biz’in karanlıkta ‘’kendi izini’’ bulamadığını belirtmektedir. ‘’Her yere aynı uzaklıkta’’ olan ‘’yıldızlar’’a değinilmesinin nedeni ise belli bir yere, kimliğe ve yaşama ait olmayan ‘biz’in aidiyet duygusunu yükleyebildiği tek yerin, nereye giderse gitsin hiç değişmeyen yıldızlar olmasıdır. Bu durum aynı zamanda mekan ve zaman gözetmeksizin daima kuzeyi gösteren Kutup Yıldızı’na gönderme olarak da yorumlanabilir; zira karanlıkta hangi yöne gideceğini bilemeyen ‘biz’e, doğru yönü gösterecek tek şey yıldızlardır.

Şiirin ikinci bölümünde anlatıcı ‘’kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye’’ diyerek gençliğinde birlikte olduğu arkadaşlarından şimdi ayrı kaldığını bildirmekte, ‘’dargın beraberlikler’’ ifadesini kullanırken de bu ayrılığa dargınlıkların neden olduğunu düşündürmektedir. Anlatıcının ‘’ne kalıyor elimizde?’’ tepkisinin, gerçekleştirilemeyen hayallere mi, yoksa yitirilen birlikteliklere mi olduğu anlaşılmamakta, ancak ‘’terk edenler’’, ‘’telefonları, adresleri, kendileri değişenler’’ sözleriyle gençlik arkadaşlarına olan sitemi görülmektedir. ‘’Zaman aldı’’ sözleriyle anlatıcı, zamanla hayalperest ‘biz’in umutlarını yitirdiğini, ‘’rüzgar aldı’’ ifadesiyle de farklı yerlere savrulup birbirinden ayrı düştüğünü belirtmektedir. Bu hayal kırıklığı ve yitirilmiş umutlar şiirin son dizelerinde geçen ‘’çarpıp geri dönen düşler’’ ve ‘’çürümüş cesetler’’ sözleriyle anlatılmıştır.

Şiirin genelinde tümce başları da dahil olmak üzere küçük harf kullanımı okura anlatıcının kural tanımazlığını hissettirmekte; yalnızca ‘’Amerika’’ sözcüğüne büyük harfle başlanması ve gelen ekin kesme işaretiyle ayrılması ‘’Amerika’’nın ‘biz’in gözünde oldukça yüksek bir yerde bulunduğu ve adeta bir ütopya olarak görüldüğü kanısını güçlendirmektedir. Son dizede anlatıcı ’’peki sen anımsıyor musun?’’ diyerek ‘sen’e hitap etmekte ve belki de seslendiği kişinin de geçmişi hatırlamasını ve birlikte oldukları eski günlere özlem duymasını umut etmektedir.

‘’Avara’’ şiiri gençlikte kurulan hayallere ve birlikteliklere duyulan özlem, düş kırıklıkları ve yitirilen umutlardan doğan öfke, parçalanmış dostluklara duyulan sitem gibi duyguların yanı sıra gençliğin kimlik arayışı ve amaçsızlık içinde bir boşluğa sürüklendiğini imgesel bir dille anlatmakta ve yazınsal anlamda, gençleri hayaller ve duygular yönünden irdeleyen önemli bir edebi ürün niteliği taşımaktadır.

Eylül 2011 

Yalnızlığın Gölgesinde

Ekim4

Geçen seneden itibaren okulda edebiyat dersi aracılığıyla yazdığım şiir eleştirilerini burada yayımlamaya karar verdim. Ne yazık ki internetin de ötesinde basılı olarak dahi şiir eleştirisi bulmak, okumak oldukça zor. Bu yönden örnek alınacak yazılara kolayca ulaşılamadığından şiir eleştirisi türü çok fazla gelişemiyor ve bu kısır döngü böylece devam ediyor. En azından lise düzeyinde, iyi kötü yazdığım şiir eleştirilerimi burada paylaşmak istememin bir diğer nedeni de bu.

Attila İlhan’ın ”Kırmızı Pazar” şiirine yazdığım eleştiri ilk şiir eleştirisi denememdi. Kırmızı Pazar şiirini ve ardından da yazdığım eleştiriyi okuyabilirsiniz.

KIRMIZI PAZAR

Kız sen burda yeni misin peki leyla nerde
Hani çekirdek gözlüm örümcekten korkan
Kim ulan beni herkes tanır git patronuna sor
Elektrikçi ihsan dedin mi içkide üstüme yoktur

Leyla güzel kızdı ben böyle göz görmedim
Sen de güzelsin bak omuzların mesela
Biz elektrikçi kısmı karanlıkta güreşiriz
Ölüm tellerde ıslık çalar gözümüz pektir
Saçların kendinden mi sarı boyadın mı
Öyle örtülü bakma içimi karıştırıyorsun

Buranın tesisatını biz yaptık cahit’le beraber
Düğmeye şöyle dokun süt gibi aydınlık
Cahit askere gitti bak leyla da gitmiş
Geceleri uyku tutmuyor işin yoksa cigara iç
Yıldızlar boğazıma dizili inanmazsın
Dilsiz misin nesin bir şey söylesene
İstanbul’dan mı geldin yalnız mısın

Attila İlhan

 ————————————-

YALNIZLIĞIN GÖLGESİNDE

Şiir Eleştirisi

Attila İlhan’ın Kırmızı Pazar şiiri Elektrikçi İhsan’ın yalnızlığını anlattığı bir monolog sayılabilir. Temel olarak İhsan’ın yabancı bir kızla iletişim kurma çabaları da bundan ileri gelir. Sevdiği kız Leyla’dan belirtilmeyen bir sebepten ötürü ayrı kalan İhsan, yalnızlığını içki ve sigara ile bastırmaya çalışmış ama açık bir şekilde bunda başarılı olamamıştır. ‘’Yıldızlar boğazıma dizili inanmazsın’’ derken şair, İhsan’ın içinde biriktirdiği onca söz ve birisiyle paylaşmak istediği pek çok şey olduğunu vurgular.

İhsan Leyla’ya olan özlemini paylaşırken yeni gördüğü bu kızda da onun özelliklerini aramakta; bir bakıma onu, Leyla’nın yerine koymaya çalışmaktadır. Kızın omuzlarında ve saçlarında eski sevgilisinin güzelliğini ararken aslında Leyla’nın yerini kimsenin tutamayacağının da farkındadır. Şair, ‘’karanlık’’ ve ‘’ölüm’’ gibi kelimeleri elektrikçilikle bağdaştırırken aslında İhsan’ın yalnız ve mutsuz durumunu bunlarla sembolize etmiştir.

Şiirde kullanılan basit ve günlük dil, yer yer argoya rastlanması ve şiir kişisinin aklından geçenleri patavatsızca ortaya dökmesi onun çaresizliğine ve bir dert ortağına bu denli muhtaç olmasına işaret eder. Şiirdeki ‘’düğme’’ imgesi İhsan’ın hayatında ihtiyacı olan değişikliği simgelemektedir; o da tıpkı düğmeye dokunup ışığı yakmak gibi hayatını aydınlatmak ister, yaşamını renklendirecek bir varlığa ihtiyaç duyar. Ancak şiirin sonlarında sesine cevap bulamayan İhsan, hayal kırıklığı ve hüzünle, bir de gittikçe çoğalan yalnızlığıyla yine baş başa kalır. Sevgiliye hasret ve bir dert ortağı arayışı şair tarafından İhsan’ın ağzından dillendirilirken temel olarak yalnızlık ve çaresizlik hüzünlü bir derinlikle ortaya konmuştur şiirde.

 Eylül 2011

Therese Raquin ve Natüralizm

Nisan27

Edebiyatta doğalcılık akımının en değerli örneği belki de, derin betimlemelerin tüm çıplaklığıyla sunulduğu bilimsel bir başyapıt, natüralist bir roman Emile Zola’nın biricik Therese Raquin‘i. Başarılı şöhretine bir etki eder mi, bilmem, ama benimse baştan sona okurken nefret ettiğim yegane roman. Nefret ettim, diyorum ama çok başarılı bir eser, bunu da inkar edemem. İnsanların çıkar dolu düşüncelerini tüm açıklığıyla ortaya koyan çok başarılı bir roman. Edebiyatta gerçekçilik ve natüralizmi seven okurlar için çok keyifli olacağından şüphem yok; ama kendi adıma konuşmam gerekirse natüralizm eserlerinin okunacak kitap listemde en son sırayı alması gerektiğini Therese Raquin’den sonra kesin olarak anladım.Hatta yaptığım birkaç araştırmadan sonra geçmişte okurken nefret ettiğim Jack London’ın Beyaz Diş‘i, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç‘ı gibi romanların da gizini çözdüm; meğer onlar da natüralist romanlarmış. Sonuç olarak Therese Raquin’i dil ve anlatım dersinde ödev olarak okumaya başladığımızda tüm iyimserliğimle almıştım kitabı elime, ancak her beş sayfa okumanın sonunda -ki bu romanda bir oturuşta okuyabildiğim en fazla sayfa sayısı bu- depresyon moduna girdiğimi fark etmem çok uzun zaman almadı. Nitekim uzun bir süre sonra kitabı nihayet bitirebildiğimde ödev olan tezi yazabildim. Kitaptaki olayların seyrini, kitabın sonunu ve yazarın her bir olayın ardına sakladığı nedenleri incelediğim tezimde yazara dair eleştirilerime de rastlayabilirsiniz. İyi okumalar!

THERESE RAQUIN VE NATÜRALİZM

Doğalcılık akımı, diğer adıyla natüralizm, 19.yüzyılda Fransa’da doğmuş bir edebiyat akımıdır. Natüralizm, insanı çevrenin ve kalıtımın bir ürünü olarak görür, toplumu ve bireyi deneysel olarak ele alır. Doğalcılık akımının başyapıtlarından biri olan Therese Raquin romanında natüralist yazar Emile Zola, karakterlerini fizyolojik özellikler ve çevrenin etkisi bağlamında ele alarak tutku, cinayet, vicdan azabı gibi güçlü kavramları ve bu duyguların insanın psikolojik yapısındaki seyrini neden-sonuç ilişkisi içinde incelemiştir.

Doğalcılık akımı, yaşamın kaba ve bayağı sayılarak ele alınmayan yanlarını, toplumun sıradan veya dışlanmış bireylerini  mercek altına alarak hayatın gerçeklerini olduğu gibi yansıtmayı, bunun da ötesinde bu gerçekleri deneysel bir itina ile laboratuvar ortamında incelemeyi amaçlar. Bu yönüyle realizmi de çok daha ileriye taşımış; bilimden etkilenmiş ve bilimi de etkilemiştir. Akımın gelişmesinde o dönemlerde ortaya atılan, Darwin’in evrim ve soyaçekim teorileri de etkili olmuştur. Natüralist yazar, yalnızca bir gözlemcidir, olayları olduğu gibi, doğal ve yalın bir dille anlatır; olumlu ya da olumsuz herhangi bir yorum yapmaz. Therese Raquin’de bu akıma sıkı sıkıya bağlı kalınan noktalar olduğu gibi natüralizmden ayrılan yönler de görülür.

Çocukluğundan beri üvey teyzesi tarafından hastalıklı kuzeni Camille ile birlikte büyütülen ve büyüdüğünde de yine kuzeniyle evlendirilen Therese Raquin, mutsuz bir hayat yaşamaktadır. Ancak bunu kabullenir, kendi hayatının seyrinde bir kukla gibi oynatılmaya alışıktır çünkü. Romanın bu bölümüne kadar çevre faktörünün kişilikler üzerinde nasıl rol oynadığı görülür; Therese’in teyzesi Bayan Raquin’in hastalıklı oğlunun üzerine titremesi, bununla birlikte gayet sağlıklı olan Therese’in de aynı muameleyi görmesi Camille ve Therese’in toplumdan uzak, basık ve ezilmiş bireyler olarak yetişmesine neden olur. Yaşları ilerledikçe bunun böyle devam edeceğini düşünenler küçük ancak önemli bir ayrıntıyı göz ardı etmiş olurlar. Bu da natüralizmin temelinde yatan kalıtım ve soyaçekim unsurlarıdır. ‘’Aynı nedenler aynı koşullar altında aynı sonuçları verir.’’ düşüncesinin etkili olduğu romanda Camille’in, annesi Bayan Raquin tarafından yönlendirilmeye boyun eğmesi şaşırtıcı değildir. Ancak Afrikalı bir kadının çocuğu olan Therese bu duruma daha fazla devam edemeyecek, annesinden aldığı tutkulu ve güçlü kişiliğinin fitili en ufak bir kıvılcımda alevlenecektir.

Romanda Therese’in güçlü dürtülerini harekete geçirecek olan bu kıvılcım Camille’in arkadaşı Laurent karakteriyle karşımıza çıkar. Camille’in tersine, güçlü görünümü ve kaba, hoyrat yapısıyla Laurent, Therese’in ilgisini çeker. Laurent’ın bu sert yönü, Camille’in pasif ve uyuşuk hareketlerinde yakalayamadığı bir şeydir çünkü. Nitekim, hiç de masum olmayan bu ilgi, kısa bir süre içerisinde aldatmaya dönüşür.Bu yasak ilişkinin ardında ne güçlü bir aşk vardır ne de fiziksel bir beğeni. Therese ile Laurent’ı birbirine çeken, ikisinin de tekdüze giden hayatlarında değişikliğe olan açlıkları ve içlerinde alevlenen güçlü dürtüleri tatmin etme isteğidir.

Zamanla gizliden gizliye yürüyen bu yasak ilişkiyi sürdürmek ikisi için de zor hale gelir; ortada engeller vardır ve bunlar kaldırılmalıdır. Bu fikrin akıllarına girmesiyle Therese ve Laurent, ardından gelecekleri düşünmeksizin bencil duygularının peşinden giderler ve tek çözümün en büyük engeli, Camille’i, ortadan kaldırmak olduğu sonucuna varırlar. Therese, bunu dile getirmese de, ustaca seçtiği sinsi sözleriyle bu hain düşünceyi Laurent’ın aklına sokmayı başarır. Nitekim Camille’in acı sonu fazla uzak değildir, özenle hazırlanmış bir plan ve kolayca üstü örtülen bir cinayetle engel ortadan kalkar. Ancak sonrası düşünülmeden işlenmiş bu cinayet, onları yaşamlarının geri kalanında rahat bırakmayacak, bu cinayetle kendi ölüm fermanlarını imzaladıklarını anlamaları uzun sürmeyecektir. Romanın bu bölümüne kadar çevresel faktörlerin –kişinin ontolojik özelliklerinin de baskın etkisiyle- olayları nasıl yönlendirdiği açıkça görülürken, bundan sonraki bölümde bu olayların kişinin psikolojisinde yarattığı etkilerin ve ilişkilerde doğurduğu sonuçların bilimsel bir özenle inceleneceği yeni bir devir başlayacaktır.

Engelin ortadan kalkmasıyla güçlü dürtülerinin pençesinden kurtulup yaptıklarının ayırdına ancak varabilen Therese ve Laurent’ın psikolojilerinde yeni bir seyir başlar. Ortalığın durulduğu, kimsenin onlardan şüphelenmediği bu süreçte rahatlayacaklarını düşünürken Camille’in korkulu hayaletiyle baş başa kalırlar. Ancak bunu vicdan azabı olarak bile adlandıramayacak kadar pişkin ve bencildirler. Her an Camille ile ilgili sanrılar görürler; fakat bunun ardında yatan neden onu öldürmekten duydukları pişmanlık değil, yakalanmamak için kapıldıkları korkudur. Bu kabus gibi geçen günler onları birbirinden uzaklaştırır. Sanki uğruna göğüs gerecekleri zorluklar olmayınca ilişkilerinin heyecanı kaybolur; zaten kapıldıkları korku ve yakalanma endişesi, bir türlü dindiremedikleri güçlü dürtülerinin önüne geçmiştir.

Bu sırada her perşembe Bayan Raquin’in evine gelen aile dostları Michaud, Grivet ve Olivier de evdeki bu durgunluğun farkındadır. Perşembe günlerinde eskisi gibi eğlenmek isteyen Michaud, en iyi yolun Therese’i Laurent ile evlendirmek olduğunu düşünür ve Bayan Raquin’i buna ikna eder. Bayan Raquin de yine kendi çıkarlarını düşünerek bunun eve neşe katacağı ve tanıdık birini oğul gibi benimseyebileceği düşüncesiyle bunu kabul eder. Böylece Laurent ve Therese evlenirler. Tek umutları birlikte Camille’in hayaletinden kurtulmaktır. Ancak ilk gecelerinde bir araya geldikleri anda Camille’in hayaletinin aralarına girdiğini, onlar birbirine yaklaştıkça birbirlerinden daha çok iğrendiklerini hissederler. Artık aralarındaki o güçlü çekim mazide kalmış, birbirlerine tutundukları tutkulu bağ Camille’in kanıyla kirlenmiştir. Bir araya gelmek sanki acılarını daha da arttırmış, işledikleri günahı tüm çirkinliğiyle yüzlerine vurmuştur. Bu şekilde suçlarını kabullenmek istemezler ve her fırsatta birbirlerini suçlayarak hırpalarlar. Birlikte oldukları her anda kendi bencil egolarına yediremedikleri bu suçu birbirlerinin üstüne yıkarak kendilerini üstün kılmaya çalışırlar. Tüm bu süreç içinde psikolojik olarak çok acı çekerler ancak asla yaptıklarından pişman olup vicdan azabı duymazlar. İki katilin hazin sonu daha fazla acı çekmek istemedikleri için birlikte intihar etmeleriyle gerçekleşir.

Therese Raquin romanında Emile Zola, natüralizmin deneysel inceliklerine sıkı sıkıya bağlı kalırken ‘nesnellik’te pek başarı sağlayamamıştır. Romanın anlatımında objektif olduğunu iddia ederken ‘’En yakınımızdakine bile güvenemeyiz.’’, ‘’Kişinin her yaptığı eylemin arkasında kendi bencil isteklerini tatmin etme amacı yatar.’’gibi düşüncelerini romanın her bir satırına öyle ustaca bir itina ile yerleştirmiştir ki tüm bunları gerçeğin yansıması olarak göstermiştir okura. Karakterlerini bencillik kavramı üzerine kurmuş, tüm yaşananları neden-sonuç ilişkisiyle açıklarken her ‘’çünkü’’nün ardına bir çıkar ilişkisi gizlemiştir. Zola, kendisi gerçekçi bulduğu karamsar ve güvensiz bakış açısını Therese Raquin romanının tümüne yansıtmış; hatta bir annenin, söz konusu evladı olduğunda bile kendi çıkarlarını düşünerek bencilce hareket ettiğini söyleyebilecek kadar cüretkar davranmıştır. Toplumdaki çarpık ilişkiler ve burjuva sınıfı ile ilgili eleştirilerini de belirtmekten çekinmemiş, bu tür toplumsal sorunları da romanında ele almıştır.

Natüralizmin öncülerinden kabul edilen Emile Zola, Therese Raquin romanında -hangi dönemde olursa olsun- hiç değişmeyecek olan tutku, vicdan azabı, cinayet gibi kavramları masaya yatırmış, bunlar hakkındaki görüşlerini neden-sonuç ilişkisi içinde açıklamıştır. Romanı yazarken kullandığı yalın fakat kati diliyle okura yaşanan her duyguyu hissettirmeyi başarmış ve ortaya hafızalarda iz bırakacak bir eser çıkarmıştır.

27.04.11

Victoria Dönemi ve Jane Eyre

Şubat13

Jane Eyre

Hatırlarsanız geçen sene dil anlatım dersinde Don Kişot ile ilgili bir tez yazmıştık, bu sene de Charlotte Bronte’nin Jane Eyre romanını okuyarak onun üzerine bir tez yazmamız gerekiyordu. Kitap ilk bakıldığında kalın görünümüyle bir hayli korkutucu. Neredeyse her klasikte olduğu gibi başları çok da sürükleyici değil fikrimce. Ama ilerledikçe  aşk hikayesinin de başlamasıyla vazgeçilmez bir hal alıyor. Şahsen ben okurken kitaba ve karakterlere çok bağlandım, hatta belli yerlerde gözlerim doldu. Kitabı bitirdiğimdeyse çok etkilenmiş, adeta aşka aşık olmuştum.Kesinlikle okunması gereken bir klasik; yalnızca aşk hikayesini değil, aynı zamanda dönemin kültürel ve sosyal yapısını da çok iyi yansıtan bir eser. Ben sözü burada noktalayıp gerisini Jane Eyre tezime bırakayım. Tezimde romanın yazıldığı Victoria dönemi ile bunun romandaki izlerini anlattım.

Eğer okumadan roman içinden hikayenin gidişatıyla ilgili hiçbir bilgiye sahip olmak istemiyorsanız yedinci paragrafı atlamanızı tavsiye ederim. İyi okumalar!

Not: Alıntıların sayfa numaraları Jane Eyre kitabının Oda Yayınları 2005 baskısına göre belirlenmiştir.

VICTORIA DÖNEMİ VE JANE EYRE

19.yüzyılda İngiltere’de Victoria Dönemi, sanat ve bilim alanındaki gelişmelerle imparatorluğun en parlak dönemi unvanını alırken, öte yandan toplumda sınıf ayrımlarının ve dini baskının en belirgin ve katı şekilde yaşandığı dönem olma özelliğine de sahiptir. I.Victoria’nın kraliçe olarak hüküm sürdüğü bu çağ, sanayi alanında büyük gelişmelerle İngiltere’yi bir numaraya taşırken kendi içinde yaşadığı sorunlarla sosyal anlamda pek çok çelişkiyi de içinde barındırmıştır. O dönemin ünlü yazarlarından Charlotte Bronte’nin yazdığı Jane Eyre romanında Victoria Dönemi’nin bu çelişkileri ve toplumsal düşünce tarzı üzerindeki etkileri açıkça görülebilmektedir.

Victoria Dönemi’nde kilisenin toplum üzerindeki baskısı çok büyüktü. Din, bireysel bir inanç tarzından çok toplumsal bir gereklilik olarak görülüyordu. Bunun yanı sıra ahlak, evlilik, aşk gibi her konuda din adı altında baskı yapılıyordu. Dinin kötüye kullanımı toplumda yaygındı. Kraliçe Victoria’nın katı yönetimi ve tutucu bakış açısının buna etkisi büyüktür. Charlotte Bronte, Jane Eyre’de toplumdaki dini baskıyı, iğnesiz ama gerçekçi bir dille anlatmıştır. Romanın başlarında okul müdürü Bay Brocklehurst’ün küçük Jane’i din adı altında korkutmasına şu satırlarla örnek verilebilir: ‘’Yaramaz bir çocuk kadar üzücü bir şey olamaz… Hele yaramaz bir kız çocuğu. Sen kötü insanların öldükten sonra nereye gittiklerini biliyor musun? –Cehenneme giderler… -Bu çukura düşüp sonsuza kadar yanmak ister misin?… Daha birkaç gün önce beş yaşında bir çocuk gömdüm. Yaramaz bir çocuk olmadığı için ruhu şimdi cennette. Fakat korkarım seni öbür dünyaya çağırdıklarında aynı yere gidemeyeceksin.’’(Bronte, 35) ‘’Bir çocuk için yalancılık sahiden üzücü bir hatadır… O ateş dolu çukurda yalancılara özel bir yer ayrılmıştır.’’(Bronte, 37)

Dinin bu denli baskı unsuru olarak kullanıldığı ve tutuculuğun böylesine yaygın olduğu İngiltere’de bilimde yaşanan gelişmelerle Charles Darwin’in dini ve Tanrı’yı ortadan kaldıran evrim teorisini ortaya atmasıyla insanlar neye inanacağını şaşırmıştı. Bir yanda ülkeyi sarıp sarmalayan ve gittikçe artan tutuculuk, öte yanda dinle ilgili tüm olguları yok sayan evrim teorisi karşısında halk bocalamış, bu da İngiltere’nin parlak yıllarında ironik bir şekilde insanların dine, dahası dini baskıyı oluşturan yönetime olan güveninin sarsılmasına sebebiyet vermiştir.

Victoria Dönemi İngiltere’sine damgasını vuran bir başka toplumsal sorun ise sınıf ayrımıdır. Toplum; soylular, işçiler, köylüler gibi sınıflara ayrılmış durumdaydı. Bunların da ötesinde Victoria Dönemi’ndeki toplum kısaca iki sınıfa ayrılabilir: zenginler ve fakirler. Zenginlik ve fakirlik toplumda uçlarda yaşanıyordu. Bir yanda şatafatlı şatolarda itibarlı zenginler yaşarken diğer yanda sokaklarda fakirler yiyecek ekmek bulamıyordu. Her ne kadar Sanayi Devrimi’yle toplumda ‘işçi’ sınıfı oluşmuş olsa da, bu yalnızca soyluları daha da zenginleştirmişti. Fakirlik toplumda ‘adi’ bir sınıf olarak görülüyor, fakirler aşağılanıyordu. Jane Eyre’de pek çok yerde bu düşüncenin örneğine rastlanır: ‘’Yoksulluk deyince çocuklar çalışkan, temiz, namuslu, beyefendi kişileri düşünmez. Bu sözcük onların aklına döküntü kılıklar, açlık, soğuk, kaba saba davranışlar, adilikler, fenalıklar getirir. Benim için de yoksulluk demek adilik demekti… Yoksulların insana nasıl iyi davranabileceklerini aklım almıyordu.’’(Bronte, 25-26)

19.yüzyıl İngiltere toplumu aristokrasisinde para ve soyluluk, prestij ve rahatlık; yoksulluk ise adilik ve sefalet anlamına geliyordu. Oysaki fakirlerin çoğunluğunu kötü yola düşürüp adiliğe iten, toplumdaki bu hiyerarşi ve zenginlerin üstünlüğüydü. Hayatta kalabilmek için yoksullar, dilenciliğe ve kötü yola başvuruyordu. Charlotte Bronte de romanda bu sınıf ayrımını ve zenginliğin toplumda nasıl önemli bir yere sahip olduğunu, eğitimli olmasına karşın mirası olmayan Jane ve köklü bir aileden gelen zengin Edward Rochester karakterleriyle vurgulamıştır. ‘’Böyle durumlarda(evlilik) konum, servet eşitliği aranır.’’(Bronte, 302)

Victoria Dönemi toplumundaki tek ayrım sınıf ayrımı değildi. Aynı zamanda toplumda erkek üstünlüğü vardı. Kadınlar hiçbir söz hakkına sahip olmamakla birlikte iyi bir eş, ev hanımı ve anne olmakla yükümlüydü. Ancak erkeklerin sözü geçebilir, yalnızca onlar çalışabilir, haklara sahip olabilirdi. Yönetiminde kadın bir hükümdar, bir kraliçe, bulunan bir ülkede bu boyutta bir erkek üstünlüğünün olması ironiktir. Ancak bunun sebebi kraliçe Victoria’nın kadın haklarından zaten bihaber olan bir toplumu yönetirken anti feminist bir düşünce tarzına sahip olmasıdır. Kraliçe Victoria, bir konuşmasında kadın haklarına karşı olduğunu, kadınların kendilerini erkeklerle eşit görmelerinin onları iğrenç yaratıklara dönüştüreceğini ve kadınların bir erkeğin koruması olmadan yaşayamayacağını belirtmiştir. Charlotte Bronte ise bu düşünceye karşıt fikirlerini romanda Jane’in ağzından satırlara dökmüştür: ‘’Hele kadınların çoğunlukla epey sakin olduklarına inanılır. Fakat kadınlar da tıpkı erkekler gibi duygu sahibidir. Erkekler gibi onlar da zekalarını, becerilerini işletmek için bir eylem alanına ihtiyaç duyarlar. Üzerlerindeki baskı epey ağır, sürdükleri hayat çok durgun olursa acı duyarlar bundan,  zarar görürler. Onlardan daha ayrıcalıklı olan erkeklerdir. <Kadınlar yemek yapıp çorap örmekle, piyano çalıp nakış işlemekle yetinsin> demeleri geri kafalılıktır! Bir kadın geleneklerin kendisi için yeterli saydığı şeylerden çoğunu yapmak, öğrenmek isterse onu ayıplamak, alaya almak aptallıktır.’’(Bronte, 125-126)

Ayrıca bu dönemde dini baskının da etkisiyle aşksız evlilikler makbul görülmüştür. Evlilik yalnızca aile kurup soyu devam ettirmek için yapılmalıdır. Aşk dinden uzak, yasak bir duygudur. Romandaki şu sözler bunu açıkça anlatır: ‘’Bir kadının, içinde gizli, yasak bir aşkın alevlenmesine izin vermesi de çılgınlıktır, çünkü böyle bir aşk ortaya çıkmazsa, karşılık görmezse kendisini besleyen kalbi kemirip bitirir; ortaya çıkar da karşılık alırsa insanı vahşi bataklıklara sürükler ki buradan da çıkış yoktur.’’(Bronte, 184) Yazar, ana karakter Jane’in ağzından aşık olmadan evlenmenin bir azap olduğunu şu sözlerle anlatmıştır: ‘’Bana sorarsan, aşk için yaratılmamışsam, evlilik için de uygun değilim demektir. Garip olmaz mı, Diana… İnsana yalnızca işe yarar bir eşya gözüyle bakan bir erkeğe hayat boyunca bağlanmak?’’(Bronte, 470)

Buna karşın Victoria Dönemi’nde özellikle de soylular arasında kadının güzelliği önemli bir yere sahipti. Her ne kadar tutuculuktan ötürü kadınlar kat kat elbiseler giyse de güzellik bir kadının geleceğini belirleyen çok önemli bir faktördü. Çünkü soylu ve zengin erkekler tarafından beğenilip onlarla evlenmek kadınlar için bir servete konmak demekti. Jane Eyre’de Blanche Ingram karakteri buna bir örnektir. Güzel Blanche’ın Bay Rochester’la evlenmek istemesindeki tek amacı Rochester’ın servetine konmaktı. Rochester şu sözleriyle bunu açığa çıkarmıştır: ‘’Servetimin söylenenin üçte biri kadar bile olmadığı hakkında bir dedikodu çıkardım; bu dedikodunun onların(Blanche ve annesi) kulağına varmasını sağladım. Sonra da sonucu görebilmek için evlerine uğradım. O da, annesi de buz gibi soğuk davrandılar bana.’’(Bronte, 291) Jane çoğu zaman kendini güzel bulmadığından Bay Rochester’ın yanına yakıştıramamıştır. Bu kişisel bir şey gibi görünse de aslında dönemin ve güzelliğin toplumda önemli bir yere sahip olmasının bir sonucudur.

Kraliçe Victoria, gerek imparatorluğu zirvesine çıkarmasıyla, gerek aşırı tutuculuğuyla, gerek toplumda güçlendirdiği aristokrasiyle, gerekse anti feminist yönetimiyle 19.yüzyıl İngiltere’sine damgasını vurmuştur. Bu dönemde yaşayan Charlotte Bronte de Jane Eyre romanıyla dönemin derin bir portresini çizerken eşsiz bir aşk hikayesi anlatmakla kalmamış, okuru İngiltere’nin parlak yüzünün derinliklerine götürüp zengin, fakir, kadın, aşk, evlilik, inanç, ön yargı gibi kavramları sorgulayarak ortaya unutulmayacak bir edebi eser çıkarmıştır.

13.02.11

Don Kişot Romanında Karakter Analizi ile İdealizm ve Materyalizm

Şubat5

Pek çoğumuz Don Kişot romanını öyle ya da böyle okumuşuzdur. Ben şahsen ilkokulda çok kısa bir versiyonunu okumaya çalışmıştım. Ama kendini şövalye sanan bir ihtiyarın “delilikleri” açıkçası ilgimi çekmemişti, bu yüzden yarım bırakmıştım okumayı. Ancak bu sene okulda ödev olarak okumamız gerekiyordu. Bunu öğrendiğimde yüzümün buruşmasına engel olamadım, beğenmeyeceğimden öylesine emindim ki. Kitabın daha başlarındayken, edebiyat hocamız bize bir fikir vermesi amacıyla aslında kitapta sembolize edilen iki düşünce akımından bahsetti: idealizm ve materyalizm. Gerçekten de Don Kişot’un yaptıkları birer delilik miydi, yoksa içinde bulunduğumuz toplum muydu bizi bu düşüncelere iten? O dersimizden sonra romana bakış açım değişti ve aslında Don Kişot’un yel değirmenlerine saldırmasının altındaki nedenleri irdeleyerek okumaya başladım. Nitekim bu şekilde kitabı bitirdiğimde çok etkilenmiştim. Kitabı bitirdikten sonra kitapla ilgili bir tez yazmamız gerekiyordu. Böylece ben de ilk tezimi yazdım ve burada da sizlerle paylaşmak istedim. Keyifli okumalar!…

DON KİŞOT ROMANINDA KARAKTER ANALİZİ İLE İDEALİZM VE MATERYALİZM

17.yüzyıl İspanya’sını gerçekçi bir dille eleştiren, roman türünün ilk örneği sayılan, Miguel de Cervantes Saavedra’nın yazdığı önemli bir eserdir Don Kişot. Şövalyeliğin son bulduğu, toplumun tamamen materyalist bir kimliğe büründüğü o dönemde Cervantes bu yöndeki hayal kırıklıklarını Don Kişot ile dile getirmiştir. Cervantes, o dönemdeki materyalist ve idealist insanı romanındaki karakterlerle simgelemiştir.
Romanın baş kahramanı olan Don Kişot, gerçek adıyla Senyör Kesada, İspanya’da küçük bir köyde yaşayan yaşlı ve zengin bir asilzadedir. Parasını pulunu şövalye kitaplarına harcayan Don Kişot, bu hikayelerden o kadar çok etkilenir ki kendisi de gezici bir şövalye olmaya karar verir ve yollara düşer. Ancak ne kendisi ne de atı fiziksel olarak şövalyeliğe uygun değildir. Don Kişot yaşlı, uzun boylu ve zayıftır. Atı Rocinante de yaşlı ve sıska bir attır. Buna rağmen Don Kişot bunları umursamaz. Çünkü o, dönemin idealist insanını temsil eder. Onun için gerçeklik düşüncedir. Önemli olan görünen değil, kişinin aklında ona verdiği değerdir. Bu felsefeye dayanarak Don Kişot şövalyelik maceralarına başlar. Dev diyerek yel değirmenlerine saldırması ve miğfer sandığı leğeni başına geçirmesi de aynı mantığa dayanır. Ancak o, bu düşleriyle yarattığı dünyasında mutludur.

Don Kişot’un aynı zamanda ütopyacı bir yönü vardır. O; şövalyelerin insanlara yardım ettiği, tutsaklığın olmadığı, insanlara ağır cezaların verilmediği sevgi dolu ve adaletli bir dünya hayal etmiştir. Bunun uğruna savaşmış; kürek mahkumlarını kurtarmış, sevenleri kavuşturmuştur. Şövalye olmak istemesinde de onun bu yardımsever kişiliği etkili olmuştur. Don Kişot atıldığı maceralar sırasında cesur yönüyle de öne çıkmıştır. Şövalyelerle savaşmış, aslanlara meydan okumuştur. Çoğu kişi tarafından bu, bunaklık gibi görünse de Don Kişot için çok önemli bir yer tutmaktadır. Çünkü Don Kişot şöhrete önem verir ve adının her yanda duyulmasını ister. Nitekim bunu başarır da. Başlarda üzüntülü halinden dolayı kendisine verdiği Mahzun Yüzlü Şövalye unvanı aslanlarla düellosundan sonra Aslanlar Şövalyesi olarak değişmiş ve dört bir yana yayılmıştır. Bu şöhret onun istediği yönde olmasa da onu mutlu etmektedir. Don Kişot her zaman ada ve unvana önem vermiş; ancak herkese karşı kibar olarak asla asaletinden ödün vermemiştir.

Don Kişot’un bu idealist kişiliğinin tam tersine, seyisi Sanço Panza tamamen gerçekçi ve materyalist bir kimliğe sahiptir. Sanço aslında o dönemin toplumunda hakim olan düşünce sistemini temsil etmektedir. Don Kişot’un ona bir ada vermeyi vaat etmesiyle onun peşine düşer ve maceralarına katılmak zorunda kalır. Sanço Panza kısa boylu, şişman ve bilgisiz bir köylüdür. Bu yönden tam da Don Kişot’un aradığı seyis olmasına rağmen onun Don Kişot’un peşinden gitmesinin tek nedeni şövalyenin verdiği vaattir. O bu yönden faydacı bir kişiliğe sahiptir.

Sanço Panza gerçekçi bakış açısıyla efendisinin yaptığı şeyleri saçma bulmuştur. İlk başlarda bunu efendisine açıklamaya çalışsa da sonradan onun farklı bir düşünce dünyasına sahip olduğunu anlamış ve bazen efendisinin bu yönünü kullanmıştır. Onun için gerçeklik maddeden ibarettir. Görünen neyse odur. Ona başka anlamlar yüklemek mantıksızdır.

Sanço Panza için savaş ve şövalyelik önem taşımamaktadır. O bu konularda her zaman korkak olmuş ve Don Kişot’un tersine, kaçmayı tercih etmiştir. Gayet tembel ve rahatına düşkündür. Efendisiyle yolculuğu boyunca da her fırsatta dinlenmek ve uyumak istemiştir. Sanço için önemli olan mal, mülk ve paradır. İnsanlar da buna göre sınıflandırılır. Bunun için onun tek hayali bir adanın valisi olup zengin olmaktır. Nitekim en sonunda hayaline kavuşur ve bir adanın valisi olur. Sanço Panza cahil olmasına rağmen akıllıdır ve vali olarak adanın sorunlarına herkesi şaşırtacak derecede doğru çözümler bulur.

Romanda iki ana karakterin yanısıra Don Kişot’un dostları olan berber ve papaz da önemli yan karakterlerdir.  Berber her seferinde farklı planlar kurarak Don Kişot’u eve döndürme çabalarına girişir ve papaz da ona yardım eder. Papaz ile berber Don Kişot’un, şövalye hikayelerini çok fazla okumaktan delirdiğini düşünürler ve dostlarını eve döndürerek eski hayatına geri dönmesini sağlamaya çalışırlar. Her ne kadar kendilerini Don Kişot’un dostu olarak görseler de hiçbir zaman onu anlamaya çalışmamış, ideallerinin onun hayatı olduğunu fark edememişlerdir. Berber kurnazdır; Don Kişot’u eve döndürmek için çeşitli planlar kurar. İlk başta Don Kişot’u bir şekilde eve getirmeyi başarırlar; ancak bu çok uzun sürmez ve Don kişot şövalyeliğe geri döner. İkinci seferinde berber onun karşısına başka bir şövalye kılığında çıkar ama yenilerek başarısız olur. Son olarak onu eve getirdiklerinde ise Don Kişot yine kaçar.

Romanda Don Kişot’un bir de uğruna savaştığı Dulcinea del Toboso adında bir sevgilisi vardır. Don Kişot’a göre bir prenses olan Dulcinea aslında fakir bir köylü kızından başkası değildir. Don Kişot’un hayali prensesi Dulcinea ona göre İspanya’nın en güzel kızıdır ve köyün yakınlarında bir şatosu vardır. Don Kişot, seyisi Sanço ile ona mektuplar gönderir ve Dulcinea’sına yaptığı maceraları anlatır. Dulcinea del Toboso aslında romanda Don Kişot’un uğruna savaştığı davaya verdiği isimdir.

Romanın sonlarına doğru Sanço Panza, ada valisi olmanın ona göre olmadığını anlar. O, çiftçi bir köylüdür ve karısı ve çocuklarıyla çok daha mutlu olacaktır. Bunun farkına varmasıyla valiliği bırakır ve fakir ailesine geri döner. Don Kişot ise insanların onunla alay ettiğini ve yaptığı şeylerin mantıksız olduğunu anlar. Toplumla girdiği bu çatışmadan yenik çıkmanın zayıflığıyla köyüne geri döner ve herkesten yaptığı saçmalıklardan dolayı özür diler. Artık bu materyalist dünyayla baş edemeyeceğini anlamış ve idealizmden vazgeçmiştir. Sanço Panza ise gerçek mutluluğun ailesiyle çiftçi hayatına devam etmekte olduğunu anlayıp idealist bir kimliğe bürünmeye başlamıştır. Efendisi Don Kişot’u da çok sevdiğini anlar. Ancak Don Kişot hastalanıp yataklara düşer. Çünkü bu materyalist dünyada kendi özünü kaybetmektense ölmeyi tercih eder ve günah çıkararak hayata gözlerini yumar.

Cervantes’in Don Kişot romanında idealist karakter Don Kişot ile materyalist karakter Sanço Panza ve toplum çatıştırılmış, sonunda Don Kişot yenik düşmüştür. Don Kişot’un ideallerinin peşinden giden hayalperest yapısı materyalist toplum tarafından delilik olarak görülse de aslında delinin toplum olduğu, romanda ince bir şekilde anlatılmıştır. Don Kişot romanında idealizmin nasıl materyalizmin içinde boğulduğu, gerçekçi ve yalın bir dille gözler önüne serilmiştir.

05.02.10

Newer Entries »