Sevde'nin Günlüğü

Yazmayı seviyorum…

”Ölü Deniz Mezarlığı” – Öykü Eleştirisi

Ağustos12

Aşağıdaki yazı, şu linkten sesli dinleyebileceğiniz ”Ölü Deniz Mezarlığı” öyküsü üzerine bir incelemedir.

İbrahim Karaoğlu’nun “Ölü Deniz Mezarlığı” adlı öyküsü 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül olaylarıyla yaşamı değişen bir bireyin bu sebeple kaybettiği bir sevdiğine, Şirozer’e, yönelttiği bir duygu akışı sayılabilir. Her ne kadar değindiği konu siyasi olsa da, öykü bu olayın toplumsal ve hatta bireysel etkilerini yansıtmış, pek çok karşıt duyguya ve pek çok farklı duyuya ağırlık vererek lirik bir yazınsal ürün örneği oluşturmuştur. Dolayısıyla “Ölü Deniz Mezarlığı” yer ve kişi isimleri ile yer yer belirtilen tarihler aracılığıyla bu tarihi olayı fona yerleştirdiğini belirtirken odağına, yiten anılar, özlem, hüzün, mutluluk, sevgi ve korku gibi evrensel temaları oturttuğunu açıkça hissettirmektedir.

Öykü, sırasıyla masum mutluluk, çaresiz korku ve bitmek tükenmek bilmeyen öfke duygularını işleyen üç bölümden oluşmaktadır. Bunların yanı sıra öykünün tümünde içten içe hissedilen derin bir hüzün yer almaktadır. Anlatıcı Şirozer’e seslenişine “eski” sözcüğüyle başlar. Daha ilk sözcükten geçmişi yad edeceğinin ipuçlarını vermektedir aslında. Çocukluk anılarını anımsayışını “belleğimin kuytularındaki ayna” benzetmesiyle anlatmaya başlamış ve öykü boyunca sürekli farklı biçimlerde vurgulayacağı koku duyusunun ilk örneğini vermiştir: “Bir yosun kokusuyla başladı her şey. O nemli koku, belleğimin kuytularındaki aynaların lekelerini boyadı.” Yazar, ürününe sindirdiği koku duyusuyla anıları ve geçmişi bağdaştırmış, bir anlamda bir kokunun geçmişten gelen, unutulmuş ya da unutulmaya çalışılmış bir anı geri getirebilme yetisini öyküsünde başarıyla kullanmıştır. Yosun kokusu çocukluk şehri İzmir’in denizini anımsatmakta, bu şekilde zihninde canlanan anıları ise anlatıcının çocukluğunu birlikte geçirdiği Şirozer’i beraberinde getirmektedir.

Mecazi anlatımın yoğun olduğu giriş bölümünden sonra anlatıcı, “Tersine dönmeye başladı yelkovan” sözleriyle okuru çocukluğuna ve tabii ki Şirozer’le yaşadığı çocukluk anılarına götürür. Öykünün gövdesinin ilk kısmı olan bu bölümde çocukluktan gelen bir masumiyet, saflık ve basit eğlencelerden alınan sonsuz bir haz duygusu öne çıkar. “(…) doyamazdık hayata, sevgiye ve uçarı hayallerle oyun kurmaya.” tümcesinde de anlatıldığı gibi, bu bölümde çocuklukta kurulan uçsuz bucaksız hayallere sık sık değinilmekte, hatta hayallerin gerçekliğin çirkinliğiyle henüz yüzleşmediği o günlere dair bir özlem hissettirilmektedir. Özellikle “Ne geçip giden zamanı, ne de yolları hesaplardık. Gölgelerden bilirdik zamanı.” ve “Leke tutmazdı tenimiz. Çabuk iyileşirdi yaralarımız.” tümcelerinde çocukluğun bir anlamda ilkel, medeniyetle yontulmamış doğal yapısına duyulan özlem iyice belirginleşir. “Her şey, gibiymiş. Aslı çabuk yitermiş her şeyin.” sözlerinde ise özlemin içine gizlenen hüzün ve belki de bugüne dair bir umutsuzluk ile hafif bir pişmanlık sezilmektedir.

Çocukluğun derinliklerine inilirken bu mutlu dönemin geçtiği uzam olan İzmir’e ait öğelere de sıklıkla yer verilmiştir. “Karantina, Susuz Dede Tepesi” gibi yer isimleriyle uzam kesin bir şekilde belirtilirken “sakız ağacı, körfez, koy, balıkçı, imbat, deniz” gibi sözcüklerle bir Ege kıyı kenti olan İzmir tasvir edilmektedir. Özellikle “Sakız tipi evlerdi, gömme giriş kapılı, dar ön cepheli, küçük cumbalı.” betimlemesi pek çok Ege kentinde bulunan, Rum evleri olarak da anılan, Ege’ye özgü yapıları akla getirir ve böylece yer isimleriyle yaratılan gerçeklik ve güvenilirlik duygusunu pekiştirir; nitekim anlatıcının sık sık mecazi bir biçemle aktardığı olayların, gerçekte var olan uzamlarda geçmesi okurun –özellikle de Ege kentleriyle bir geçmişi olan bir okurun– öyküyle bütünleşebilmesine yardımcı olur. Bunun yanı sıra “Şirozer, Domina” gibi Yunan isimleri ile “Yo Era Ninya” gibi Yunanca sözcükler anlatıcının ve çevresinin İzmir’de yaşayan Rumlar olduğunu göstermektedir.

Birlikte geçen çocuklukla birbirine sıkı sıkıya bağlanan anlatıcı ile Şirozer’in ayrılığı öykünün ikinci bölümünde ortaya çıkar. 1955 yılında siyasi nedenlerle ortaya çıkan Türk-Rum gerginliği sonucunda 6-7 Eylül tarihlerinde İstanbul ve İzmir’de pek çok Rum ve diğer azınlıklar ayaklanan binlerce Türk tarafından öldürülmüş, taciz edilmiş ve maddi ve manevi anlamda büyük zararlara uğratılmıştır. Nitekim bu olaydan zarar gören her insanda olduğu gibi 6-7 eylül olaylarının anlatıcının ruhunda yarattığı derin hasarı öykü boyunca gözlemlemek olanaklıdır. Anlatıcı Şirozer’i yitirdiği 6-7 Eylül olaylarını “O kara Eylül gecelerini; 6-7 Eylül’ü, çarşambayı, perşembeyi…” şeklinde nitelemekte, böylece o günlerde yaşananlara duyduğu öfkeyi dile getirmektedir. “(…) zorbalık yürüyordu sokaklarda. Hoyrat naralar, korkumuzu büyütüyordu durmadan. Herkes birbirine sokulmuştu.” tümcelerinde bu olayların bireylerde yarattığı çaresiz korku ve endişe karşısında insanların birbirlerine kenetlenerek birbirlerinden güç alma gereksinimi vurgulanmıştır. Bu bölümde de, yazarın başarıyla kullandığı “koku” izleği göze çarpar; anlatıcı “o yaşam hırsızlarının kalabalığı” olarak nitelediği, pek çok insanın canını alan isyancılara karşı beslediği öfkeyi “çürümüş balık kokusu” sözleriyle etkili bir şekilde açığa vurmakta, hatta okurun zihninde bu mide bulandırıcı kokuyu canlandırarak öfkesini okura duyumsatmaktadır. “(…) insanın insandan ve hayattan korktuğu anlar” diye anımsanan bu iki günlük zaman dilimi anlatıcının çok sevdiği Şirozer’in intihar etmesine sebep olarak ona yaşamı boyunca yüreğinde taşıyacağı bir kin ve ıstırap bırakmıştır. Bu acı olaydan sonra Şirozer’den geriye kalan tüm mutluluğu “ısırıklarla öldür(en)” anlatıcının yaşamında isyan, öfke, acı ve “güvensiz yalnızlıklar”dan başka hiçbir şey kalmaz.

Öykünün üçüncü bölümünde “Yıllar sonra, dün yeniden geldim bu yaşlı şehire” tümcesi ile anlatıcının İzmir’e –çocukluk şehrine; anılarını bıraktığı şehre– dönmesiyle özleminin ve acısının anılarıyla birlikte canlandığı anlaşılır. Ancak öyküdeki baskın hüzün duygusunu arttıran bir unsur ise bu anılar şehrinin bırakıldığı gibi kalmaması, anlatıcının belleğine kazınan güzelliklerini yitirmiş olmasıdır. “(…)beton yığını apartmanlar yapılmış. Ruhları boşalmış evlerimizin.” gibi sözlerle bu değişime değin düş kırıklığını vurgulayan anlatıcının “içimdeki cehennem” diye ifade ettiği öfkesi büyümüş, ona çocuksu mutluluklarını anımsatan bu mekanın köklü bir değişim geçirmesiyle içinde, doğup büyüdüğü ve bir zamanlar çok tanıdık gelen bu şehre dair bir yabancılık oluşmuştur. Belki de tek tanıdık kalan yere, Şirozer’in mezarına giden anlatıcı içine düştüğü cehennemden çıkmak istercesine ölü sevdiğine sığınır; “Üzerine serilmiş lavantaları okşadım. Kokuları, ruhunun sükuneti gibi doldurdu içimi.” sözlerinde yeniden yer verilen “koku” duyusunun anlatıcıda bu kez hüzün ve kin duygularına karşıt olarak huzur ve “sükunet” uyandırması da –tıpkı öyküyü oluşturan seslenişi doğuran itki gibi– bu sığınma arzusundan doğar. Ancak acı ve öfkeye yabancılığın eklenmesiyle içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulamayan anlatıcı bu sığınmadan da bir çözüm elde edemeyeceğinin farkındadır. Yalnızca içindeki açmazı ölü de olsa en yakın hissettiği ve derin bir özlem duyduğu Şirozer’e anlatma ihtiyacı içindedir.

Öykünün sonunda anlatıcı, “yaşlı bir ressam”ın tuvale resim yapması örneğini vererek yaşamın bir fırça darbesiyle nasıl değişebileceğini belirtmekte, aynı zamanda Şirozer ile kendi yaşamının da 6-7 Eylül olaylarıyla yalnızca iki günde nasıl alt üst olduğuna dikkat çekmektedir; nitekim birinin fiziksel anlamda yaşamı sonlanırken diğerinin yaşamı bir ıstıraba dönüşmüştür. “Zaman en kalın boyalarla geçti üstümüzden…” tümcesinde bu düşünce etkili bir biçimde vurgulanmaktadır. Seslenişini “bana düşen, anılar bahçesinde hüzünlenerek dolaşmaktır” dizeleriyle bitiren anlatıcı yaşamının anlamı kalmadığından anılara tutunmaya devam edeceğini ve hüznünü de öfkesi gibi daima yanında taşıyacağını söylemekte; sözlü seslenişini noktalandırsa da “sessiz çığlı(ğını)” hiç sonlandırmayacağını belirtmektedir.

Sevde Kaldıroğlu

04.11.12

Jane Eyre Karakterinde Kişisel Özgürlük İlkesinin İncelenmesi

Haziran29

Charlotte Bronte’nin 19. yüzyıl İngiltere’sinde kaleme aldığı Jane Eyre romanında, aynı isimdeki ana karakterin çocukluğundan yetişkinliğe dek süren yaşam kesiti boyunca karşılaştığı kişilere ve olaylara karşı verdiği kişisel özgürlük mücadelesi gözler önüne serilmektedir. Küçük yaşından itibaren zorlu koşullarla yüzleşen Jane, içinde bulunduğu toplumun kuralları, kendi duyguları gibi pek çok farklı etmene karşı özgürlük ilkesi uğruna savaşmış; Viktorya toplumunun cinsiyete, ekonomik duruma ve sınıfa dayalı kalıplarını bu ilke uğruna yok saymış, hatta bir anlamda yıkmıştır.

Öncelikle kişisel özgürlük kavramının Jane’in kişiliğinde nasıl ve neden ortaya çıktığı irdelenmelidir. Romanda henüz sekiz yaşındayken tanıdığımız Jane, yüzlerini dahi anımsamadığı anne ve babasını çok önceden yitirmiş, dayısının ölümü üzerine—başka bir akrabası olmadığından—yengesinin yanında yaşamak zorunda kalmıştır. Ancak kimsesiz olduğu ve hiçbir maddi güce sahip olmadığı sürekli yüzüne vurulan, adeta bir besleme muamelesi gören ve ‘’öteki’’leştirilen Jane, kendisini bildiğinden beri yaşamında var olan eksikliklere karşı bilinçaltında bir savunma düzeneği oluşturmuştur. Onu destekleyecek ve ona sevgi gösterecek birer anne ve babası, onu sınıfsal olarak yükseltip ekonomik olarak bağımsızlaştıracak bir serveti ve ona toplumda doğuştan bir üstünlük sağlayacak ‘’erkek’’ cinsiyeti olmadığından, Jane bireysel, toplumsal ve ekonomik anlamda kişisel özgürlüğünü kendi çabalarıyla elde etmek zorunda olduğunun—çocukken bile—farkındadır. Nitekim, her ne kadar Jane roman boyunca pek çok yönden değişse ve olgunlaşsa da kişisel özgürlük ilkesine daima sadık kalmış, bu ilkesi herhangi bir tehdide maruz kaldığında bu konudaki hassasiyetini tepkiyle ortaya koymuştur. Bağımsızlığından ödün vermemek adına oluşturduğu savunma düzeneğinin çok fazla değişime uğramadığı kanısı, sekiz yaşında yengesine hırsla söylediği ‘’Siz sanıyorsunuz ki ben duygusuzum’’ (Bronte, 40) sözleri ile on sekiz yaşında Bay Rochester’a karşı sarf ettiği ‘’ (…) duygusuz, ruhsuz muyum sanıyorsunuz?’’ (Bronte, 289) sözlerinin—biri çocukluk, diğeri ilk yetişkinliğe geçiş dönemine ait olmasına karşın—benzeşmesi ile desteklenebilir; her iki durumda da Jane, karşısındaki kişi tarafından eşit görülmeyip aşağılandığını hissetmiş ve savunma içgüdüsüyle kendisinin de en az karşısındaki kadar duyguları olduğunu, maddi ve konumsal açıdan ona eşit olmasa da en az onun kadar ‘’insan’’ olduğunu dile getirmekten kaçınmamıştır.

Jane’in kişisel özgürlüğüne karşı bir tehdit oluşturan ilk karakter, yengesi Bayan Reed’dir. Ölen kocasının akrabası olduğu için yetim Jane’e bakmak zorunda kalan Bayan Reed, onu kendi çocuklarından açıkça ayırmakta; ekonomik olarak kendisine bağımlı olduğundan, aşağı görmektedir. Jane’in, ‘’sağlam yapılı, geniş omuzlu, güçlü’’ (Bronte, 38) olarak tanımladığı bu otoriter yenge figürü, yeğeninin asla tahammül edemediği sözel ve fiziksel şiddet, sınıfsal ayrımcılık ve haksızlık gibi tutumları, yaşından ve servetinden gelen bir öz güvenle sergilemektedir. Ancak Jane’in, Bayan Reed’e karşı metanetini bitiren olay, onun tarafından merhametsizce Kırmızı Oda’ya kilitlenmesidir. Nitekim bu kertede Jane’in kişisel özgürlüğü yalnız psikolojik olarak değil, fiziksel olarak da engellenmiş; bu anlamda Kırmızı Oda imgesinin onun ruhundaki ve daha sonraki yıllarda da bu ilkesine sıkı sıkıya sarılmasındaki etkileri çok daha derin ve kalıcı olmuştur. Öyle ki Jane de özgürlüğünü korumak uğruna gerektiğinde duygularını—Bayan Reed’in onu Kırmızı Oda’ya kapattırırkenki katılığıyla—bastırmış, adeta içinde bir yerlere kilitlemiştir.

Jane’in özgürlük düşüncesinin karşısında duran bir diğer karakter, Lowood Okulu’nun müdürü Bay Brocklehurst’tür. Brocklehurst’ün baskıcı din anlayışı ve sürekli ‘’ceza’’ kavramını öne sürerek disiplin sağlamaya çalışması Jane’in özgür karakterine ters düşmüştür; onun Jane ile ilk tanıştığında sarf ettiği şu sözler, bu sava kanıt olarak gösterilebilir: ‘’ (…) kötü insanların öldükten sonra nereye gittiklerini biliyor musun?’’ (Bronte, 35) ‘’Bir çocuk için yalancılık sahiden üzücü bir hatadır… O ateş dolu çukurda yalancılara özel bir yer ayrılmıştır.’’ (Bronte, 37) Dini bir korku unsuru olarak kullanan Brocklehurst bir keresinde Lowood’da Jane’i ‘’yalancı’’ ilan ederek onu tüm sınıfın ortasında bir iskemleye oturtur ve gün boyu orada durmasını emreder. Haksızlığa tahammülü olmayan Jane için bu durum belki de yengesinin onu Kırmızı Oda’ya kapatmasından sonra yaşadığı en büyük travmadır; çünkü haksız yere yalancılıkla suçlanmış ve herkesin içinde gururu kırılmıştır. Jane, Brocklehurst’ün haksız ceza kültürüne ve ikiyüzlü dindarlığına doğrudan tepki veremese de bu tutum karşısında öz güvenini ve kararlılığını yitirmez, tersine bu çarpıcı olay onun bireysel ilkelerini oluşturmasına yardımcı olur.

Bu noktada Jane Lowood’da kendisine uzun yıllar boyunca örnek alacağı Bayan Temple ile tanışır. Bayan Temple’ın, Brocklehurst’ün baskıcı tutumuna boyun eğmediği söylenemez; ancak yine de o, sessizce tepki vermeyi ve kendi başına karar alabilmeyi başardığından Jane’e önemli bir rol model olmuştur. Örneğin öğrencilere kahvaltı olarak yanık yulaf ezmesi verildiğinde kendi başına aldığı bir kararla herkese peynir ve ekmek dağıttırır.  Buna karşın Bayan Temple’ın aldığı kararlar için Bay Brocklehurst’e hesap vermek zorunda kaldığını gören Jane’in, onu bazı yönlerden örnek alsa da kişisel özgürlük anlamında Bayan Temple’ın sessiz tepkileri ve edilginliğine karşıt olarak sesli ve güçlü bir tepki mekanizması geliştirdiği, daha sonraki Thornfield’deki yaşamında gözlemlenebilir.

Jane’in özgürlüğü içselleştirmesine katkıda bulunan bir diğer karakter Helen Burns’tür. Helen’ın dini yorumlama biçimi Hz.İsa’nın ‘’sana tokat atana diğer yanağını çevir’’ anlayışına koşuttur; Helen’a göre karşılaşılan kötülüklere karşı direnmemek bir erdemdir. Her ne kadar Helen Jane’e dinin ceza ve ödül kavramlarından ibaret olmadığını gösterse de Helen’ın bu tepkisiz kabullenmişliği Jane’in kişisel özgürlük anlayışına ters düşmüştür. Jane’e göre tokat atana diğer yanağını çevirmek bir yana, mutlaka karşılık vermek gerekir. Helen’ın ‘’Tanrı’sız vahşilerin ilkeleri’’ (Bronte, 64) şeklinde nitelediği, fakat Jane’in hararetle savunup yaşam ilkesi edindiği düşünceyi Jane’in şu sözleri özetlemektedir: ‘’Zalim, haksız olanlara da iyi davranır, boyun bükersek kötülere fırsat tanımış oluruz. Bu kez kötüler hiçbir şeyden korkmadıkları için iyi olmaya uğraşmazlar, giderek daha kötü olurlar. Bize yok yere vuranlara biz de (…) o kadar şiddetli vurmalıyız ki o insana ders olsun da o işe bir daha kalkışmasın.’’ (Bronte, 64) Jane’in özgürlük duygusu öylesine güçlüdür ki haksızlığa uğramaya, fiziksel veya sözel şiddet aracılığıyla esir alınmaya tahammülü yoktur. Jane, bireysel özgürlüğünün tehlikeye düştüğünü hissettiği her an, daima karşılık vermiş ve kendince hakkı olanı sonuna dek savunmuştur. Bu nedenle Helen’ın bir erdem olarak gördüğü kabullenmişlik—bunu benimseyen en yakın arkadaşı olsa dahi—Jane’e cazip gelmemiş, onun doğrularına ters düşmüştür.

Jane Eyre çocukluk dönemi boyunca Bayan Reed ve Bay Brocklehurst’ün ona yaptıkları karşısında haksızlığa karşı tepki vermeyi öğrenmiş; Bayan Temple ve Helen Burns’ün ise haksızlık karşısında verdikleri—ya da vermedikleri—tepkileri gözlemlemiş; çocukluk sürecinin sonunda ise yaşadıklarıyla düşündüklerini harmanlayarak kendi kişisel özgürlük ilkesini sağlam temellere oturtmuştur. Bu temellendirilmiş ilkeyi çocuksu isyankarlıktan arınmış bir biçimde olgunlukla ve kararlılıkla tam anlamıyla yaşamına uygulamaya başladığı dönem, Jane’in bir mürebbiye olarak Thornfield Konağı’nda geçirdiği zamana denk gelir. Nitekim artık Gateshead’de ve Lowood’da olduğu gibi çocuk değildir, bu iki yerde edindiği deneyimlerden de öğrendikleriyle artık mesleğini eline almış olgun ve öz güvenli bir kadın olarak bağımsızlığını daima koruyacaktır.

İlerleyen bölümlerde öyle bir an gelir ki Jane duyguları ile ilkeleri arasında bir seçim yapmak zorundadır: Ya Bertha Mason ile evli olduğu ortaya çıkan Rochester’ı terk edecek ya da ahlaki değerlerini hiçe sayıp onun metresi olarak aşkını yaşayacaktır. Bu noktada Jane’in Rochester’la evlenmesinin onun bireysel özgürlük ilkesini derinden tehlikeye sokacağını belirtmek gerekir; çünkü Bronte’nin—Bertha ile Rochester’ın evliliğini ortaya çıkarmadan önce dahi—Jane’in gördüğü kabuslar gibi Gotik unsurlarla okura aktarmaya çalıştığı bir nokta vardır ki o da Jane’in içten içe bu evliliğin getireceği sonuçlara karşı duyduğu korkudur. Jane sosyal sınıf olarak Rochester ile eşit değildir, ekonomik bir varlığı da yoktur; bu nedenle Rochester’la evlendiğinde artık onun bir çalışanı olmasa da ona maddi olarak bağımlı kalmaya devam edecektir. Ayrıca Rochester’ın yaşamında şimdiki sadeliğiyle yer alamayacağı, eşinin sosyal statüsüne uygun davranma zorunluluğu altında ezileceği ve en önemlisi değişmek veya değiştirilmek zorunda kalacağı düşünceleri onu sessiz bir endişeye sürükler. Örneğin Rochester’ın ona evlenme teklifi ettikten sonra onu mücevherlere boğup gösterişli giysilerle donatacağını söylemesi Jane’in sade ve gösterişsiz yaşama tarzına ve olduğu gibi görünme kararına bütünüyle aykırı olmakla birlikte Jane’in bireysel özgürlüğünü tehlikeye atacak boyuttadır. Ayrıca Jane’in bir metres konumuna indirgenmesi durumu da eşit derecede önemli bir tehlikedir. Nitekim Jane, duygularına kapılıp sevdiği adamın yanında kalırsa ona nikah yoluyla bağlı olmayacak ve adeta ikinci eşi—metresi—konumunda olacaktır. Hem toplumsal hem de bireysel açıdan aşağı bir konumda olmanın Jane’i Rochester’dan alt bir seviyeye ve belki de onun boyunduruğu altına taşıyacağı şüphesizdir.

Üçüncü tehlike boyutu ise Jane’in, Rochester’la evlilik dışı ilişki yaşamayı kabul etmesiyle dini ve ahlaki ilkelerinden ödün vereceği gerçeğidir. Zira Jane, Helen Burns’ün ve Brocklehurst’ünkinden farklı ancak sağlam bir dini görüşe sahiptir; bu anlamda Viktorya dönemi kadınının ahlaki ve dini bağlılığını bünyesinde barındırmaktadır. Bu üç tehlike boyutundan da görüldüğü gibi Jane’in romanın bu kısmında Rochester’la evlenmeyi kabul etmesiyle ekonomik, toplumsal ve bireysel açıdan ‘’olduğu gibi’’ kalamadan, uyum sağlamaya ya da değişmeye tabi tutulacağı ve kişisel özgürlüğünü yaşayamayacağı açıktır. Bu nedenle Bronte, onun Thornfield’den kaçıp kendi ayakları üzerinde durmasını sağlamış, bu sırada hem onun bir erkeğe bağımlı olmadan yaşayabileceğini göstermiş, hem de amcası John Eyre’den kalan miras ile Jane’i maddi olarak güçlendirip olası bir ekonomik bağımlılık tehlikesini ortadan kaldırmıştır; sonuçta Jane Rochester’ın yanına döndüğünde bir kadın olarak bireysel ve ekonomik bağımsızlığını kanıtlamış ve sevdiği adamın yanına dönmesinin tek sebebinin duyguları olduğunu göstermiştir.

Jane Eyre karakteri gerek çocukluk gerekse gençlik ve erken yetişkinlik dönemlerinde kişisel özgürlük ilkesine sıkı sıkıya sarılmış, bu bünyede benimsediği ve sağlam temellere oturttuğu kişisel değerlerinden asla ödün vermemiştir. Yaşamının uzun bir kısmı boyunca ekonomik güce ve saygın bir toplumsal konuma sahip olmadığından, bir de Viktorya toplumunda kadına yakıştırılan edilgin rolü oynamadığından karşılaştığı pek çok kişiye ve duruma karşı mücadele vermek zorunda kalmış; bu da onun iradesini gitgide güçlendirmiştir. Nitekim dönemindeki çoğu kadından, hatta pek çok erkekten bile daha güçlü bir özgürlük ilkesine sahip olan Jane Eyre, gerektiğinde bu ilkesi uğruna nefsini ve duygularını feda ederek kararlılığını sonuna dek sürdürmüş ve Viktorya dönemi edebiyatında alışılmadık derecede güçlü ve iradeli bir kadın figürü oluşturmuştur.

KAYNAKÇA

  • Bronte, Charlotte. Jane Eyre. Çev. Nurten Tunç. 2. baskı. İstanbul: Oda Yayınları, 2005.

Bu tez çalışması IB (Uluslararası Bakalorya) Programı kapsamında “Türk Dili ve Edebiyatı” dersi için Sevde Kaldıroğlu tarafından yazılmış ve IB tarafından incelenerek 7 üzerinden 7 notuna layık görülmüştür.

Şubat 2013

Yeri: Edebiyat, Eleştiri | Jane Eyre Karakterinde Kişisel Özgürlük İlkesinin İncelenmesi için yorumlar kapalı

“Sessiz Ev” ve “O / Hakkari’de Bir Mevsim” Üzerinden Romanda Gerçeklik ve Evrensellik

Haziran21

(Bu eleştiri yazısı Orhan Pamuk’a ait Sessiz Ev ve Ferit Edgü’ye ait O / Hakkari’de Bir Mevsim romanlarındaki olay örgüsüne dair ipuçları ve önemli bilgiler içermektedir. Romanları okumadıysanız ve olay örgüsündeki bu kilit noktaları öğrenmek istemiyorsanız lütfen bu yazıyı okumayınız.)

Yazınsal roman, bilgi vermeye çalışmaz çoğu zaman. Belli bir somut gerçeklikle—belli bir zaman, uzam ya da olayla—sınırlı değildir roman; yazar, çoğu kez somut ve belirli örnekleri, uzamları ve dönemleri kullanarak evrensel ve soyut iletiler sunmayı amaçlar ve insanın ve yaşamın doğasına ilişkin—romanın ele aldığı karakterlerin ötesinde—incelemeler yaparak roman aracılığıyla bulgularını okurla paylaşır. Ferit Edgü’nün “O / Hakkari’de Bir Mevsim”de, Orhan Pamuk’un da “Sessiz Ev”de yapmaya çalıştığı, tam anlamıyla budur aslında. Her iki yazar da somut örnekler kullanarak çok daha derin, soyut ve evrensel sorunsalları—yabancılaşma, iletişimsizlik ve kimlik bunalımı gibi insanın derin çıkmazlarını—irdeler. Okurun, “Sessiz Ev”i ya da “O”yu okurken metinde kendinden bir şeyler bulması, bu romanların okurun gerçek hayatıyla somut olarak benzeşmesinden çok, okurun yaşamında gözlemlediği ve belki de deneyimlediği sorunlara ve çıkmazlara değinmelerinden, hatta çoğu kez okurun sözcüklerle ifade etmekte zorlanacağı noktaları büyük bir dil ustalığı ve özgün anlatım teknikleriyle işlemelerindendir.

“Hakkari’de Bir Mevsim”in uzamı, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, Hakkari’dir. Denizci olduğunu ve bir kazadan sonra Hakkari’de karlı bir dağın yamacına vurduğunu iddia eden anlatıcı, aslında kazadan öncesini anımsamamaktadır. Henüz romanın başından, okuru düş ile gerçek belirsizliğiyle karşı karşıya bırakan Edgü’nün vermeye çalıştığı ileti bellidir: “O”da, kurguyu ve olay akışını somut temellere oturtmak için kullanılan gerçek ve elle tutulur unsurlar birer araçtır ve roman, somut bütünlüğü dışında, değindiği insancıl çıkmazlar ışığında ele alınmalı,  bu şekilde yorumlanmalıdır.

“O”yu, Türkiye’deki Doğu ve Batı ayrımına ve bu iki taraf arasındaki uçuruma atıfta bulunan bir roman olarak yorumlayanlar vardır; ancak “O”nun amacı ve sınırları bu sorunsaldan çok daha geniş ve evrenseldir. İlk belirtilen yargıya inananlar romanı şöyle yorumlayabilir: “O”, Hakkari’ye atanmış, İstanbullu yeni mezun bir öğretmenin bu Doğu ilinde Kürtçe konuşan öğrencilerle iletişim kuramamasını ve Doğu illerindeki gelenek ve göreneklerle sert hava koşullarına ve yaşam şartlarına uyum sağlayamamasını konu alır. Tabii bu yorumun, öğretmenin sürgün edildiğini iddia eden çeşitlemeleri de vardır. Ancak “O”, bazen kurguya elle tutulur bir boyut kazandırmak için sunulan somut gerçekliklerden ve bazen de bu gerçekliklere okur tarafından eklemlenen varsayımlardan olabildiğince uzak durularak değerlendirilmelidir. Öncelikle roman kahramanının, bilmediği bir şehre düşüp o şehrin ve kültürün acımasız ve katı gerçeklerine karşı verdiği mücadele yukarıda belirtilen gerçeklikler ve varsayımlarla sınırlanamaz. Başkahraman “O”, bir anlamda “bilinmeyen”le karşılaşan insanın bunun karşısında gösterdiği ya da gösteremediği direnci, yaşadığı çaresizliği ve yabancılaşmayı temsil eder. Anlatıcının sürekli düş ile gerçeklik arasında gidip gelmesi, aslında karşılaştığı gerçeklikleri idrak edemeyip kabullenememesinin ve bunun sonucunda düşlere sığınmasının bir sonucudur. Hakkari’deki okulda ders verirken “O”nun dışarı çıkıp karlara uzanması ve bilinç akışı şeklinde aklından hızla geçen düşüncelerde küçük bir kız çocuğuyla beraber olduğunu düşünüp onu cinsel anlamda arzulaması düş ve gerçek karşıtlığının çarpıcı bir örneğidir. Bu örneği somut anlamda ele alıp anlatıcıyı “ahlaksız” olarak niteleyenler olacaktır mutlaka. Ancak Doğu illerinde “töre” adı altında kız çocuklarının evlendirilmesinin mi, yoksa anlatıcının zihninden aktarılan bu kesitin mi “ahlaksız” olduğu tartışılır. Nitekim kız çocuklarının evlendirilmesi gibi çirkin ve akıl almaz bir gerçeklikle karşı karşıya kalan anlatıcı, bu gerçek dışı “gerçeklik” ile en az o kadar gerçek dışı olan “düşleri” arasında sıkışıp kalır. Yazarın bu noktada roman kahramanının bilinçaltını ve düşlemini kullanmasının amacı, bu akıl almaz Doğu gerçeğini eleştirmek, hatta çarpıcı bir biçemle sunarak okurun da eleştirmesini sağlamaktır.

Benzer şekilde “Sessiz Ev” de somut bir uzamda—İstanbul yakınlarındaki hayali bir kasaba olan Cennethisar’da—geçmektedir. Ancak “Sessiz Ev”i “O”dan daha somut yapan gerçeklikler vardır. “O”daki belirsiz zaman kavramına karşılık “Sessiz Ev”in geçtiği zaman bellidir: 1980 yazı, Ağustos ayı. Orhan Pamuk’un, böyle bir zaman ve uzamı gelişigüzel seçmediği açıktır. Nitekim sağ-sol çatışmasının doruğa ulaştığı 1980 yazında geçen roman, bu çatışmaya ilişkin unsurlar barındırır içinde. Fakat tıpkı “O”da olduğu gibi, yazar “Sessiz Ev”de böyle bir tarihi gerçekliği insanın doğasına ilişkin evrensel gerçeklikleri ortaya çıkarmak ve irdelemek için araç olarak kullanır. Sürekli bir eziklik duyan Hasan’ın ülkücü grubuna katılması, yaşadığı kimlik bunalımını ve eksikliğini duyduğu aidiyet hissini bastırma çabasındandır aslında. Aynı şekilde Nilgün’ün “Cumhuriyet” okuyup sol kesimin düşüncelerini takip etmesi, kimliğini yeni yeni oluşturan bir gencin okuyup araştırarak güncel ve önemli konularda bir görüş ve belli bir duruş edinme isteğidir bir anlamda. Romanın sonunda ülkücü Hasan’ın hoşlandığı kızı—solcu Nilgün’ü—döverek öldürmesi ise yazarın sağ-sol çatışmasında belli bir tarafı desteklediğini göstermekten çok uzak bir durumdur. Tersine, Pamuk bu örnekle, insanın belli bir düşünceye körü körüne bağlı olmasının onun insani ve ahlaki değerlerini nasıl yozlaştırabileceğini ve onu sevdiği kişiye karşı nasıl bu denli kör ve acımasız edebileceğini göstermiştir. Pamuk’un bu noktada eleştirdiği durum, hem sağ-sol çatışmasının insanları ahlaki olarak yozlaştırması hem de—daha evrensel bir boyutta—birtakım düşünce akımlarına veya topluluklara kapılıp bir yerlere ait olmak pahasına sürü psikolojisiyle çoğunluğa uyum sağlayan bireyin kendine ve çevresindekilere yabancılaşmasıdır. Bu anlamda Pamuk’un toplumsal eleştirisinin, yalnızca 1980’deki Türk toplumuyla veya işlenen tarihi dönemle sınırlı kalmadığı ve insan doğasının eğilimli olduğu bu tür uç noktalara yönelik olduğu söylenebilir.

Her iki romanda da ele alınan ve somut unsurlarla sunulan bir başka sorunsal iletişimsizliktir. Ferit Edgü’nün “O / Hakkari’de Bir Mevsim” romanında, öğretmen “O”, köy okulunda öğrencilerine bir şeyler öğretmeye çalışır. Ancak çok büyük bir sorun vardır ki o da “O” ile çocukların farklı diller konuşmasıdır. Bu noktada, önceki örneklerde bahsedilen “saf” okur, durumu somut bir çerçevede ele alıp güncel bir bağlamda inceleyerek romanın Türkçe-Kürtçe dil çatışmasına ve dil ikiliğinin eğitimi zorlaştırıp engellediğine gönderme yaptığını söyleyebilir. Ancak “O”, bu tür politik tartışmalardan ve tek ve somut açıklamalardan kaçınarak daha insancıl ve kapsamlı bir zeminde ele alır bu durumu. Edgü’nün romanın bu bölümünde eleştirdiği, ne Türkçedir ne Kürtçe; yalnızca tüm çıplaklığı ve yalınlığıyla insanlar arasındaki iletişim kopukluğudur. Çocuklar farklı gelenekleri, kültürleri, yaşam biçimleri ve farklı dilleriyle başkahramanın karşısında kocaman bir “bilinmeyen” olarak dururlar ve roman, “O”nun bu “bilinmeyen”i nasıl çözdüğünün ve nasıl zamanla içselleştirdiğinin öyküsüdür aslında. “O”, “bilinmeyen” karşısında kaderci bir bakış açısı takınıp vazgeçen değil, direnen ve yabancılaşmayla mücadele eden bir bireyi temsil eder; Edgü’nün de yabancılaşmaya karşı sonuna dek savunduğu tutum, işte bu mücadeleci tavırdır.

“Sessiz Ev”de işlenen iletişimsizlik teması “O”dakinden biraz farklıdır; çünkü “Sessiz Ev”deki karakterler, “O”dakinin tersine ortak bir dili paylaşır, ancak yine de—birbirlerini anlamaya çalışmadıklarından—birbirleriyle iletişim kurmayı beceremezler. Bu konuda verilebilecek belki de en iyi örnek, Selahattin Bey ile Fatma Hanım’ın evliliklerindeki iletişim kopukluğudur. Bilimi savunan ve adeta jakobenist bir tutumla kendi doğrularını eşine kabul ettirmeye çalışan Selahattin Bey, Fatma Hanım’ın aileden gelen ahlaki ve dini değerlerine, geleneksel davranışlarına saygı duymaz; bunun da ötesinde, onları anlamaya bile çalışmaz. Aynı şekilde tutucu bir bakış açısı takınan Fatma Hanım körü körüne bağlı kaldığı tek yönlü doğrulardan kafasını kaldırıp Selahattin Bey’in söylediklerine kulak vermez. İki tarafın da uzlaşmaya yanaşmadığı bu evlilikte iletişim kopukluğu Fatma Hanım’ın daima susup her şeyi—eşine olan öfkesini ve tepkilerini—içine atmasıyla, Selahattin Bey’in ise celallenip fikirlerini zorba bir tavırla durmaksızın anlatmasıyla gitgide derinleşerek devam eder. Öyle ki, Selahattin Bey öldükten sonra dahi Fatma Hanım’ın onunla kavgası bitmemiştir. Fatma Hanım sürekli düşüncelerinde Selahattin Bey’in sözlerini yineler ve yine doğruluğunu tartışmaya yanaşmaksızın onları kendi katı doğrularıyla çarpıştırarak bitmeyen öfkesini perçinler. Orhan Pamuk’un Selahattin Bey ve Fatma Hanım karakterleriyle sunduğu iletişimsizlik ve adeta iletişime ve uzlaşmaya karşı direniş gösterme tavrı, şüphesiz yalnızca bu hayali aileyle ya da genel anlamda evliliklerle sınırlı değildir. Pamuk’un işaret ettiği iletişimsizlik, hem Doğu ile Batı arasındaki iletişim kopukluğu ve uzlaşma eksikliğidir, hem de genel anlamda kendi doğrularına tutucu bir tavırla sarılan ve empati, saygı, anlayış gibi yetkinliklerden yoksun bireylerin arasında oluşan iletişimsizliktir.

Ferit Edgü ve Orhan Pamuk, sırasıyla “O / Hakkari’de Bir Mevsim” ve “Sessiz Ev” romanlarında somut karakterler, olaylar, uzamlar ve hatta tarihi olaylar kullanarak insan doğasının eğilimli olduğu iletişimsizlik, yabancılaşma ve kimlik bunalımı gibi temel sorunsalları ele almışlar ve bunlara değin eleştirilerini dile getirmişlerdir. Edgü’nün ve Pamuk’un romanlarından da görülebileceği gibi, bir romanın, sunduğu sözde “gerçeklikleri” ve somut örnekleri görünen sınırlar içinde yansıtmayı değil, sınırların ötesinde evrensel boyuttaki sorunları ve çıkmazları irdelemeyi amaçladığı söylenebilir. Bu anlamda roman, küçük bir yapboz parçasını anlatarak aslında büyük resme ilişkin incelemeler yapmakta ve “Sessiz Ev” ve “O” örneklerinde olduğu gibi doğru bir biçem ve yazınsal bir ustalıkla yazıldığında bunu başarmaktadır.

12.03.13

Yeri: Deneme, Edebiyat, Eleştiri | “Sessiz Ev” ve “O / Hakkari’de Bir Mevsim” Üzerinden Romanda Gerçeklik ve Evrensellik için yorumlar kapalı

”Beklenen” Şiir Eleştirisi

Ekim17

Şiir Eleştirisi

BEKLENEN

Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.

Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?

Necip Fazıl Kısakürek

——————————————–

Necip Fazıl Kısakürek’in ‘’Beklenen’’ adlı şiiri ‘’sevgiliyi bekleme’’ konusunu özlem, sitem, gurur ve usanmışlık gibi çarpıcı duygular ışığında ele alan eşsiz bir örnektir. Şiir sekiz dizeden oluşan yapısında pek çok anlamı barındırarak kısa ve öz denecek türde bir yazınsal ürün örneği oluşturmaktadır.

Şiir kişileri anlatıcı ‘ben’ ve seslenilen ‘sen’den oluşur. Anlatıcı, şiirin ilk üç dizesinde ‘beklemek’ eyleminin yaşamdaki uç noktalarını ele alarak dördüncü dizede belirttiği sevgiliyi bekleyişinin uzunluğunu vurgulamış, bunun da ötesinde kendisini terk eden sevgiliye duyduğu bu bağlılığın sıradışılığına dikkat çekmiştir. Ne bir hastanın acılar içinde geçirdiği bir gece, ne bir ölünün toprağa gömülene dek beklediği süre, ne de şeytanın bir günah yakalayabilmek için azimle gösterdiği sabır ‘ben’in sevgiliyi beklerken çektiği ıstıraba, sergilediği sabır ve sadakate yetişebilir; onun sevgiliye duyduğu aşk, özlem ve bağlılık tüm bunlardan üstündür. İşte anlatıcı tam bu noktada güçlü duygularını ifade ederken ince bir sitemi de ‘sen’e olan seslenişinde dile getirmektedir. Bu sitem ikinci dörtlükte iyice ortaya çıkmakta; geçen zamanın anlatıcıyı usandırdığı ve özlem duygusuna karşılık gururunun ağır bastığı ilerleyen dizelerden anlaşılmaktadır. ‘’Geçti istemem gelmeni’’ dizesinde anlatıcı sevgiliye onu beklemekten usandığını sitemkar bir dille ifade etmektedir. Anlatıcının bunca bekleyişten sonra sevgilinin gelmesini istemediğini belirtmesi okuyucuya bu söylemin gurur duygusunun baskın gelmesiyle oluştuğunu hissettirir. ‘’Yokluğunda buldum seni’’ sözleri ise bu duyguları yinelerken anlatıcının aşkını sevgili gittikten sonra daha güçlü bir şekilde yaşadığını, sevgiyi –karşılıksız da olsa– onun yokluğunda bulduğunu ve bu bekleyiş sürecinde en yoğun şekilde hissettiğini anlatmaktadır. Bu süreç öyle uzundur ki anlatıcı ‘’sensizliği’’ içselleştirmiş, özlemi ve acıyı kabullenerek yaşamayı öğrenmiştir. ‘’Bırak vehmimde gölgeni’’ dizesinde anlatıcı, sevgilinin ona geri dönme olasılığının gerçekleşemeyecek kadar küçük olduğunu vurgularken bu sonu belli bekleyişin umutsuzluğunu dile getirmektedir. ‘’Gelme, artık neye yarar?’’ dizesiyle anlatıcı sözlerini bitirirken artık sevgiliyi beklemekten vazgeçtiğini, sevgilinin geri dönmesinin de artık bir şey değiştirmeyeceğini, çünkü o gittikten sonra bu uzun zaman içinde geride kalanların da değiştiğini belirtir. Anlatıcı bu son dizede her ne kadar cevabı beklenmeyen bir soruyla sevgilinin gelmesinin bir işe yaramayacağını söylese de, dizenin sonuna koyduğu soru işareti aslında bu soruyu sevgiliye yönelttiğini ve içten içe sevgiliden umutlarını yeniden alevlendirecek, ona yeniden bekleme gücünü verecek bir yanıt beklediğini düşündürmektedir. Bu bağlamda son dizenin cevabı beklenmeyen bir sorudan çok, ucu açık bir sorgulama olduğu söylenebilir.

Şiirin ikinci kıtasında ‘’Yokluğunda buldum seni’’ dizesini tasavvufi bağlamda ele almak mümkündür. Bu şekilde tıpkı Mecnun’un Leyla’nın yokluğunda Tanrı’yı bulması gibi şiirdeki ‘ben’in de sevgilinin yokluğunda ilahi aşka kavuştuğu yorumu yapılabilir. Bu açıdan bu dizede ‘sen’ olarak hitap edilen varlık, diğer dizelerden farklı olarak sevgili değil, Tanrı’dır.

Şiirde günlük dilden uzak, edebi bir dil hakimdir. Bu şiirsellik sevgiliye duyulan aşkın ve özlemin okuyucuya hissettirilmesinde etkilidir. Şiir 8’li hece ölçüsüyle yazılmıştır ve tamamıyla olmasa da yabancı sözcüklerden arınmış yapısıyla Cumhuriyet Dönemi şiirini yansıtmaktadır. Dizelerde ağır ve ağdalı bir anlatım olmamakla birlikte şiire bu sanatsal boyutu kazandıran en önemli etken, şairin ustalıkla kullandığı güçlü benzetmeler ve bunun yanı sıra, söyleyiş güzelliği sağlayan uyaklardır. Necip Fazıl Kısakürek’in ‘’Beklenen’’ şiiri giden sevgilinin ardından süren bekleyişi kısa ve öz bir biçemle ele alan, yazınımızın özgün ürünlerinden biridir. 

30.10.11

Gencecik Kırık Hayaller

Ekim10

Şiir Eleştirisi

AVARA

(…)

vahşi siyah atlardık
kentin ışıklı çöllerinde kendi izini arayan
deri ceketlerimize sığdıramadığımız düşlerimiz kadar
aşık ve düşmandık
dünya acıtırdı bizi. her şey kanatır, her şey yaralardı
sevişmek çekip çıkarmazdı bizi derinliğimizden
öfkemizi dindirmezdi hiçbir şey
geceleri uyuyamayan çocuklardık,
otobüs garlarında uzun macerlara umar
apansız yolculuklara çıkardık

uykulu kentlere girerdik gece yarıları
ıssız ağaçlar olurdu yol kenarlarında
gökyüzünde parlak yıldızlar, her yere aynı uzaklıkta
sarhoş bindiğimiz otobüsün penceresinden
sanki bambaşka bir dünyaya bakardık
sonra saklayarak yüzümüzü birbirimizden
yumruklarımızı sıkar sessizce ağlardık
ışığı açık kalmış pencerelere, kepengi örtülü dükkanlara,
yaz bahçelerinden taşan çiçeklere,
adını bile bilmediğimiz bu kente
neye olduğunu bile bilmediğimiz bir hasretle
uzun uzun bakardık
anımsıyor musun?

ahh o gece yolculukları
bir başka kentte, bir başka insan olmanın umutları
kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye
gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz

kaç yol arkadaşı?
sürüyerek götürdüğümüz dargın beraberlikleri saymazsak
ne kalıyor elimizde?
ölenler,
terk edenler,
bir de telefonları, adresleri, kendileri değişenler

vahşi, siyah atlardık; yılkıya bırakıldık
içimizden kimse gidemedi Amerika’ya
kendi Amerika’sı da olmadı hiçbirimizin
yağmur aldı
rüzgar aldı
zaman aldı
o vahşi siyah atları
her şey o eski rüyada kaldı

çarpıp geri dönen düşlerimizin üstünde
çürümüş cesetleri yüzüyor şimdi vahşi siyah atların
öldükleri sahilleri kendileri de bilmiyorlar
peki sen anımsıyor musun?

Murathan Mungan

—————————-

GENCECİK KIRIK HAYALLER

Murathan Mungan tarafından kaleme alınan ‘’Avara’’ şiiri yazınsal bağlamda incelenirken şiire hakim olan duygu ve kullanılan tonlama bakımından ikiye bölünebilir. Şiirin ilk iki kıtasından oluşan ilk bölümünde gençliğe; kurulan hayallere, umutlara ve beraberliklere duyulan özlem baskınken son iki kıtasından oluşan ikinci bölümünde hayal kırıklıkları, yitirilen umutlar ve ayrılıklardan ileri gelen oldukça sitemkar ve biraz da öfkeli bir sesleniş dizelerde can bulur. Şiirde pek çok imge yer almakta ve bu imgeler şiirin anlamlandırılmasında önemli bir yer tutmaktadır.

Şiir kişileri, anlatıcı ‘biz’ ve seslenilen ‘sen’den oluşur. Anlatıcının şiire ‘’vahşi siyah atlardık’’ diye başlarken gençliğini birlikte geçirdiği arkadaşları ve kendisinden bahsediyor olma ihtimali yüksektir. Bu durum ileriki dizelerde geçen ‘’gençliğin ilk acılarını birlikte keşfettiğimiz’’ ve ‘’yol arkadaşı’’ sözcüklerinde açıklığa kavuşmaktadır. Anlatıcının kendisini ve arkadaşlarını atlara benzetmesi ‘’çöl’’ imgesiyle vurgulanan  hayatın uçsuz bucaksız boşluğunda ‘biz’in, bir başka deyişle gençliğin, sürekli ‘’kendi izini arayarak’’ bir kimlik arayışı ve amaçsızlık içinde olduğunu; atları ‘’vahşi’’ ve ‘’siyah’’ olarak betimlemesi ise hayatta belli bir amacı olmayan, kimliksiz gençlerin bu duruma karşı öfkeli ve isyankar olduklarını anlatmaktadır. Gençlerin bu öfkesi ‘’düşman’’, ‘’öfke’’ ve ‘’yumruklarını sıkmak’’ sözleriyle yinelenirken ‘’geceleri uyuyamayan çocuklardık’’ dizesinde amaçsızlıktan kaynaklanan tedirginlik vurgulanmaktadır.

Şiirde bir boşluk ve arayış içinde olan ‘biz’, sürekli hayal kurmakta, ‘’yolculuklar’’ ve ‘’maceralar’’ ummaktadır. Şiirin ikinci bölümünde ‘’bi başka kentte, bir başka insan olmanın umutları’’ dizesinde ‘biz’in başka bir kimlik arayışı ve buna dair umutları görülmektedir. Pek çok yerde yinelenen ‘’kent’’ sözcüğü ulaşılmak istenen ancak ulaşılamayan hedef noktasını imgelerken ‘’uyku’’ sözcüğü de hayallerin gerçekleştiği durumu belirtiyor olabilir. Böylece ‘’uykulu kentler’’ sözleri uykuda rüyalarını yaşayabilen, hayallerini gerçekleştirmiş insanları simgelerken ‘’geceleri uyuyamayan çocuklar’’ ifadesi de rüya göremeyen, düşlerini gerçekleştiremeyenleri sembolize ediyor, çıkarımını yapmak doğru olur. ‘’Pencere’’ ve ‘’otobüs’’ şiirde geçen diğer iki imge olup hayallere açılan kapı ve ulaştıran araç olarak anlamlandırılabilir. ‘’Işığı açık kalmış pencereler’’ düşlerini gerçekleştirmiş kişiler olarak yorumlandığında ‘biz’in onlara ‘’hasretle uzun uzun bakarak’’ imrendiğini ve öyle bir yaşam hayal ettiğini söylemek mümkündür. Bütün olarak bakıldığında şiirin ilk bölümünde anlatıcının gençlik yıllarına, beraberliklerine ve saf hayallerine özlem duyduğu; aynı özlemi ‘’anımsıyor musun?’’ diye seslendiği ‘sen’den de beklediği anlaşılmaktadır. Tümcelerde geniş zamanın hikayesi kipi kullanımında da bu içten içe duyulan özlem sezilmektedir. Ancak ‘’dünya acıtırdı bizi/her şey kanatır, her şey yaralardı’’ ve ‘’her şey o eski rüyada kaldı’’ dizelerine bakıldığında ‘biz’in düşlerini gerçekleştiremediği ve hayal kırıklığına uğradığı görülmektedir. Şiirdeki ‘’Amerika’’ imgesi hayallerin ulaştığı doruk noktası, bir ütopya anlamında kullanılmıştır. ‘’İçimizden kimse gidemedi Amerika’ya’’ sözleriyle düş kırıklıkları belirtilirken ‘’kendi Amerika’sı da olmadı hiçbirimizin’’ ifadesiyle gençlerin kendi ütopyaları, tamamen kendilerinin yarattığı bir hayal dünyalarının olmadığı, aslında hayallerini de toplumsal doğrulara dayanarak kurmak zorunda bırakıldıkları anlatılmak istenmektedir.

Şiirde zaman öğesi sürekli gecedir; bu da güneşin hiç doğmadığını, hayallerin gerçekleşeceği aydınlığın hiç oluşmadığını; bir arayış içinde olan ‘biz’in karanlıkta ‘’kendi izini’’ bulamadığını belirtmektedir. ‘’Her yere aynı uzaklıkta’’ olan ‘’yıldızlar’’a değinilmesinin nedeni ise belli bir yere, kimliğe ve yaşama ait olmayan ‘biz’in aidiyet duygusunu yükleyebildiği tek yerin, nereye giderse gitsin hiç değişmeyen yıldızlar olmasıdır. Bu durum aynı zamanda mekan ve zaman gözetmeksizin daima kuzeyi gösteren Kutup Yıldızı’na gönderme olarak da yorumlanabilir; zira karanlıkta hangi yöne gideceğini bilemeyen ‘biz’e, doğru yönü gösterecek tek şey yıldızlardır.

Şiirin ikinci bölümünde anlatıcı ‘’kaç yol arkadaşı kaldı şimdi geriye’’ diyerek gençliğinde birlikte olduğu arkadaşlarından şimdi ayrı kaldığını bildirmekte, ‘’dargın beraberlikler’’ ifadesini kullanırken de bu ayrılığa dargınlıkların neden olduğunu düşündürmektedir. Anlatıcının ‘’ne kalıyor elimizde?’’ tepkisinin, gerçekleştirilemeyen hayallere mi, yoksa yitirilen birlikteliklere mi olduğu anlaşılmamakta, ancak ‘’terk edenler’’, ‘’telefonları, adresleri, kendileri değişenler’’ sözleriyle gençlik arkadaşlarına olan sitemi görülmektedir. ‘’Zaman aldı’’ sözleriyle anlatıcı, zamanla hayalperest ‘biz’in umutlarını yitirdiğini, ‘’rüzgar aldı’’ ifadesiyle de farklı yerlere savrulup birbirinden ayrı düştüğünü belirtmektedir. Bu hayal kırıklığı ve yitirilmiş umutlar şiirin son dizelerinde geçen ‘’çarpıp geri dönen düşler’’ ve ‘’çürümüş cesetler’’ sözleriyle anlatılmıştır.

Şiirin genelinde tümce başları da dahil olmak üzere küçük harf kullanımı okura anlatıcının kural tanımazlığını hissettirmekte; yalnızca ‘’Amerika’’ sözcüğüne büyük harfle başlanması ve gelen ekin kesme işaretiyle ayrılması ‘’Amerika’’nın ‘biz’in gözünde oldukça yüksek bir yerde bulunduğu ve adeta bir ütopya olarak görüldüğü kanısını güçlendirmektedir. Son dizede anlatıcı ’’peki sen anımsıyor musun?’’ diyerek ‘sen’e hitap etmekte ve belki de seslendiği kişinin de geçmişi hatırlamasını ve birlikte oldukları eski günlere özlem duymasını umut etmektedir.

‘’Avara’’ şiiri gençlikte kurulan hayallere ve birlikteliklere duyulan özlem, düş kırıklıkları ve yitirilen umutlardan doğan öfke, parçalanmış dostluklara duyulan sitem gibi duyguların yanı sıra gençliğin kimlik arayışı ve amaçsızlık içinde bir boşluğa sürüklendiğini imgesel bir dille anlatmakta ve yazınsal anlamda, gençleri hayaller ve duygular yönünden irdeleyen önemli bir edebi ürün niteliği taşımaktadır.

Eylül 2011 

Yalnızlığın Gölgesinde

Ekim4

Geçen seneden itibaren okulda edebiyat dersi aracılığıyla yazdığım şiir eleştirilerini burada yayımlamaya karar verdim. Ne yazık ki internetin de ötesinde basılı olarak dahi şiir eleştirisi bulmak, okumak oldukça zor. Bu yönden örnek alınacak yazılara kolayca ulaşılamadığından şiir eleştirisi türü çok fazla gelişemiyor ve bu kısır döngü böylece devam ediyor. En azından lise düzeyinde, iyi kötü yazdığım şiir eleştirilerimi burada paylaşmak istememin bir diğer nedeni de bu.

Attila İlhan’ın ”Kırmızı Pazar” şiirine yazdığım eleştiri ilk şiir eleştirisi denememdi. Kırmızı Pazar şiirini ve ardından da yazdığım eleştiriyi okuyabilirsiniz.

KIRMIZI PAZAR

Kız sen burda yeni misin peki leyla nerde
Hani çekirdek gözlüm örümcekten korkan
Kim ulan beni herkes tanır git patronuna sor
Elektrikçi ihsan dedin mi içkide üstüme yoktur

Leyla güzel kızdı ben böyle göz görmedim
Sen de güzelsin bak omuzların mesela
Biz elektrikçi kısmı karanlıkta güreşiriz
Ölüm tellerde ıslık çalar gözümüz pektir
Saçların kendinden mi sarı boyadın mı
Öyle örtülü bakma içimi karıştırıyorsun

Buranın tesisatını biz yaptık cahit’le beraber
Düğmeye şöyle dokun süt gibi aydınlık
Cahit askere gitti bak leyla da gitmiş
Geceleri uyku tutmuyor işin yoksa cigara iç
Yıldızlar boğazıma dizili inanmazsın
Dilsiz misin nesin bir şey söylesene
İstanbul’dan mı geldin yalnız mısın

Attila İlhan

 ————————————-

YALNIZLIĞIN GÖLGESİNDE

Şiir Eleştirisi

Attila İlhan’ın Kırmızı Pazar şiiri Elektrikçi İhsan’ın yalnızlığını anlattığı bir monolog sayılabilir. Temel olarak İhsan’ın yabancı bir kızla iletişim kurma çabaları da bundan ileri gelir. Sevdiği kız Leyla’dan belirtilmeyen bir sebepten ötürü ayrı kalan İhsan, yalnızlığını içki ve sigara ile bastırmaya çalışmış ama açık bir şekilde bunda başarılı olamamıştır. ‘’Yıldızlar boğazıma dizili inanmazsın’’ derken şair, İhsan’ın içinde biriktirdiği onca söz ve birisiyle paylaşmak istediği pek çok şey olduğunu vurgular.

İhsan Leyla’ya olan özlemini paylaşırken yeni gördüğü bu kızda da onun özelliklerini aramakta; bir bakıma onu, Leyla’nın yerine koymaya çalışmaktadır. Kızın omuzlarında ve saçlarında eski sevgilisinin güzelliğini ararken aslında Leyla’nın yerini kimsenin tutamayacağının da farkındadır. Şair, ‘’karanlık’’ ve ‘’ölüm’’ gibi kelimeleri elektrikçilikle bağdaştırırken aslında İhsan’ın yalnız ve mutsuz durumunu bunlarla sembolize etmiştir.

Şiirde kullanılan basit ve günlük dil, yer yer argoya rastlanması ve şiir kişisinin aklından geçenleri patavatsızca ortaya dökmesi onun çaresizliğine ve bir dert ortağına bu denli muhtaç olmasına işaret eder. Şiirdeki ‘’düğme’’ imgesi İhsan’ın hayatında ihtiyacı olan değişikliği simgelemektedir; o da tıpkı düğmeye dokunup ışığı yakmak gibi hayatını aydınlatmak ister, yaşamını renklendirecek bir varlığa ihtiyaç duyar. Ancak şiirin sonlarında sesine cevap bulamayan İhsan, hayal kırıklığı ve hüzünle, bir de gittikçe çoğalan yalnızlığıyla yine baş başa kalır. Sevgiliye hasret ve bir dert ortağı arayışı şair tarafından İhsan’ın ağzından dillendirilirken temel olarak yalnızlık ve çaresizlik hüzünlü bir derinlikle ortaya konmuştur şiirde.

 Eylül 2011

Therese Raquin ve Natüralizm

Nisan27

Edebiyatta doğalcılık akımının en değerli örneği belki de, derin betimlemelerin tüm çıplaklığıyla sunulduğu bilimsel bir başyapıt, natüralist bir roman Emile Zola’nın biricik Therese Raquin‘i. Başarılı şöhretine bir etki eder mi, bilmem, ama benimse baştan sona okurken nefret ettiğim yegane roman. Nefret ettim, diyorum ama çok başarılı bir eser, bunu da inkar edemem. İnsanların çıkar dolu düşüncelerini tüm açıklığıyla ortaya koyan çok başarılı bir roman. Edebiyatta gerçekçilik ve natüralizmi seven okurlar için çok keyifli olacağından şüphem yok; ama kendi adıma konuşmam gerekirse natüralizm eserlerinin okunacak kitap listemde en son sırayı alması gerektiğini Therese Raquin’den sonra kesin olarak anladım.Hatta yaptığım birkaç araştırmadan sonra geçmişte okurken nefret ettiğim Jack London’ın Beyaz Diş‘i, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç‘ı gibi romanların da gizini çözdüm; meğer onlar da natüralist romanlarmış. Sonuç olarak Therese Raquin’i dil ve anlatım dersinde ödev olarak okumaya başladığımızda tüm iyimserliğimle almıştım kitabı elime, ancak her beş sayfa okumanın sonunda -ki bu romanda bir oturuşta okuyabildiğim en fazla sayfa sayısı bu- depresyon moduna girdiğimi fark etmem çok uzun zaman almadı. Nitekim uzun bir süre sonra kitabı nihayet bitirebildiğimde ödev olan tezi yazabildim. Kitaptaki olayların seyrini, kitabın sonunu ve yazarın her bir olayın ardına sakladığı nedenleri incelediğim tezimde yazara dair eleştirilerime de rastlayabilirsiniz. İyi okumalar!

THERESE RAQUIN VE NATÜRALİZM

Doğalcılık akımı, diğer adıyla natüralizm, 19.yüzyılda Fransa’da doğmuş bir edebiyat akımıdır. Natüralizm, insanı çevrenin ve kalıtımın bir ürünü olarak görür, toplumu ve bireyi deneysel olarak ele alır. Doğalcılık akımının başyapıtlarından biri olan Therese Raquin romanında natüralist yazar Emile Zola, karakterlerini fizyolojik özellikler ve çevrenin etkisi bağlamında ele alarak tutku, cinayet, vicdan azabı gibi güçlü kavramları ve bu duyguların insanın psikolojik yapısındaki seyrini neden-sonuç ilişkisi içinde incelemiştir.

Doğalcılık akımı, yaşamın kaba ve bayağı sayılarak ele alınmayan yanlarını, toplumun sıradan veya dışlanmış bireylerini  mercek altına alarak hayatın gerçeklerini olduğu gibi yansıtmayı, bunun da ötesinde bu gerçekleri deneysel bir itina ile laboratuvar ortamında incelemeyi amaçlar. Bu yönüyle realizmi de çok daha ileriye taşımış; bilimden etkilenmiş ve bilimi de etkilemiştir. Akımın gelişmesinde o dönemlerde ortaya atılan, Darwin’in evrim ve soyaçekim teorileri de etkili olmuştur. Natüralist yazar, yalnızca bir gözlemcidir, olayları olduğu gibi, doğal ve yalın bir dille anlatır; olumlu ya da olumsuz herhangi bir yorum yapmaz. Therese Raquin’de bu akıma sıkı sıkıya bağlı kalınan noktalar olduğu gibi natüralizmden ayrılan yönler de görülür.

Çocukluğundan beri üvey teyzesi tarafından hastalıklı kuzeni Camille ile birlikte büyütülen ve büyüdüğünde de yine kuzeniyle evlendirilen Therese Raquin, mutsuz bir hayat yaşamaktadır. Ancak bunu kabullenir, kendi hayatının seyrinde bir kukla gibi oynatılmaya alışıktır çünkü. Romanın bu bölümüne kadar çevre faktörünün kişilikler üzerinde nasıl rol oynadığı görülür; Therese’in teyzesi Bayan Raquin’in hastalıklı oğlunun üzerine titremesi, bununla birlikte gayet sağlıklı olan Therese’in de aynı muameleyi görmesi Camille ve Therese’in toplumdan uzak, basık ve ezilmiş bireyler olarak yetişmesine neden olur. Yaşları ilerledikçe bunun böyle devam edeceğini düşünenler küçük ancak önemli bir ayrıntıyı göz ardı etmiş olurlar. Bu da natüralizmin temelinde yatan kalıtım ve soyaçekim unsurlarıdır. ‘’Aynı nedenler aynı koşullar altında aynı sonuçları verir.’’ düşüncesinin etkili olduğu romanda Camille’in, annesi Bayan Raquin tarafından yönlendirilmeye boyun eğmesi şaşırtıcı değildir. Ancak Afrikalı bir kadının çocuğu olan Therese bu duruma daha fazla devam edemeyecek, annesinden aldığı tutkulu ve güçlü kişiliğinin fitili en ufak bir kıvılcımda alevlenecektir.

Romanda Therese’in güçlü dürtülerini harekete geçirecek olan bu kıvılcım Camille’in arkadaşı Laurent karakteriyle karşımıza çıkar. Camille’in tersine, güçlü görünümü ve kaba, hoyrat yapısıyla Laurent, Therese’in ilgisini çeker. Laurent’ın bu sert yönü, Camille’in pasif ve uyuşuk hareketlerinde yakalayamadığı bir şeydir çünkü. Nitekim, hiç de masum olmayan bu ilgi, kısa bir süre içerisinde aldatmaya dönüşür.Bu yasak ilişkinin ardında ne güçlü bir aşk vardır ne de fiziksel bir beğeni. Therese ile Laurent’ı birbirine çeken, ikisinin de tekdüze giden hayatlarında değişikliğe olan açlıkları ve içlerinde alevlenen güçlü dürtüleri tatmin etme isteğidir.

Zamanla gizliden gizliye yürüyen bu yasak ilişkiyi sürdürmek ikisi için de zor hale gelir; ortada engeller vardır ve bunlar kaldırılmalıdır. Bu fikrin akıllarına girmesiyle Therese ve Laurent, ardından gelecekleri düşünmeksizin bencil duygularının peşinden giderler ve tek çözümün en büyük engeli, Camille’i, ortadan kaldırmak olduğu sonucuna varırlar. Therese, bunu dile getirmese de, ustaca seçtiği sinsi sözleriyle bu hain düşünceyi Laurent’ın aklına sokmayı başarır. Nitekim Camille’in acı sonu fazla uzak değildir, özenle hazırlanmış bir plan ve kolayca üstü örtülen bir cinayetle engel ortadan kalkar. Ancak sonrası düşünülmeden işlenmiş bu cinayet, onları yaşamlarının geri kalanında rahat bırakmayacak, bu cinayetle kendi ölüm fermanlarını imzaladıklarını anlamaları uzun sürmeyecektir. Romanın bu bölümüne kadar çevresel faktörlerin –kişinin ontolojik özelliklerinin de baskın etkisiyle- olayları nasıl yönlendirdiği açıkça görülürken, bundan sonraki bölümde bu olayların kişinin psikolojisinde yarattığı etkilerin ve ilişkilerde doğurduğu sonuçların bilimsel bir özenle inceleneceği yeni bir devir başlayacaktır.

Engelin ortadan kalkmasıyla güçlü dürtülerinin pençesinden kurtulup yaptıklarının ayırdına ancak varabilen Therese ve Laurent’ın psikolojilerinde yeni bir seyir başlar. Ortalığın durulduğu, kimsenin onlardan şüphelenmediği bu süreçte rahatlayacaklarını düşünürken Camille’in korkulu hayaletiyle baş başa kalırlar. Ancak bunu vicdan azabı olarak bile adlandıramayacak kadar pişkin ve bencildirler. Her an Camille ile ilgili sanrılar görürler; fakat bunun ardında yatan neden onu öldürmekten duydukları pişmanlık değil, yakalanmamak için kapıldıkları korkudur. Bu kabus gibi geçen günler onları birbirinden uzaklaştırır. Sanki uğruna göğüs gerecekleri zorluklar olmayınca ilişkilerinin heyecanı kaybolur; zaten kapıldıkları korku ve yakalanma endişesi, bir türlü dindiremedikleri güçlü dürtülerinin önüne geçmiştir.

Bu sırada her perşembe Bayan Raquin’in evine gelen aile dostları Michaud, Grivet ve Olivier de evdeki bu durgunluğun farkındadır. Perşembe günlerinde eskisi gibi eğlenmek isteyen Michaud, en iyi yolun Therese’i Laurent ile evlendirmek olduğunu düşünür ve Bayan Raquin’i buna ikna eder. Bayan Raquin de yine kendi çıkarlarını düşünerek bunun eve neşe katacağı ve tanıdık birini oğul gibi benimseyebileceği düşüncesiyle bunu kabul eder. Böylece Laurent ve Therese evlenirler. Tek umutları birlikte Camille’in hayaletinden kurtulmaktır. Ancak ilk gecelerinde bir araya geldikleri anda Camille’in hayaletinin aralarına girdiğini, onlar birbirine yaklaştıkça birbirlerinden daha çok iğrendiklerini hissederler. Artık aralarındaki o güçlü çekim mazide kalmış, birbirlerine tutundukları tutkulu bağ Camille’in kanıyla kirlenmiştir. Bir araya gelmek sanki acılarını daha da arttırmış, işledikleri günahı tüm çirkinliğiyle yüzlerine vurmuştur. Bu şekilde suçlarını kabullenmek istemezler ve her fırsatta birbirlerini suçlayarak hırpalarlar. Birlikte oldukları her anda kendi bencil egolarına yediremedikleri bu suçu birbirlerinin üstüne yıkarak kendilerini üstün kılmaya çalışırlar. Tüm bu süreç içinde psikolojik olarak çok acı çekerler ancak asla yaptıklarından pişman olup vicdan azabı duymazlar. İki katilin hazin sonu daha fazla acı çekmek istemedikleri için birlikte intihar etmeleriyle gerçekleşir.

Therese Raquin romanında Emile Zola, natüralizmin deneysel inceliklerine sıkı sıkıya bağlı kalırken ‘nesnellik’te pek başarı sağlayamamıştır. Romanın anlatımında objektif olduğunu iddia ederken ‘’En yakınımızdakine bile güvenemeyiz.’’, ‘’Kişinin her yaptığı eylemin arkasında kendi bencil isteklerini tatmin etme amacı yatar.’’gibi düşüncelerini romanın her bir satırına öyle ustaca bir itina ile yerleştirmiştir ki tüm bunları gerçeğin yansıması olarak göstermiştir okura. Karakterlerini bencillik kavramı üzerine kurmuş, tüm yaşananları neden-sonuç ilişkisiyle açıklarken her ‘’çünkü’’nün ardına bir çıkar ilişkisi gizlemiştir. Zola, kendisi gerçekçi bulduğu karamsar ve güvensiz bakış açısını Therese Raquin romanının tümüne yansıtmış; hatta bir annenin, söz konusu evladı olduğunda bile kendi çıkarlarını düşünerek bencilce hareket ettiğini söyleyebilecek kadar cüretkar davranmıştır. Toplumdaki çarpık ilişkiler ve burjuva sınıfı ile ilgili eleştirilerini de belirtmekten çekinmemiş, bu tür toplumsal sorunları da romanında ele almıştır.

Natüralizmin öncülerinden kabul edilen Emile Zola, Therese Raquin romanında -hangi dönemde olursa olsun- hiç değişmeyecek olan tutku, vicdan azabı, cinayet gibi kavramları masaya yatırmış, bunlar hakkındaki görüşlerini neden-sonuç ilişkisi içinde açıklamıştır. Romanı yazarken kullandığı yalın fakat kati diliyle okura yaşanan her duyguyu hissettirmeyi başarmış ve ortaya hafızalarda iz bırakacak bir eser çıkarmıştır.

27.04.11

« Older EntriesNewer Entries »