Sevde'nin Günlüğü

Yazmayı seviyorum…

Ekmeğini taştan çıkarmak

Temmuz30

Deyimi yerinde kullanmak gerek.

IMG_9916
Fotoğraf: Sevde Kaldıroğlu

 

Yeri: Diğer | Ekmeğini taştan çıkarmak için yorumlar kapalı

Bugün bayram, uyuyun çocuklar!

Temmuz16

Yarın bayram, erken kalkın çocuklar.
Tabii tüm çocuklar değil,
Annesi babası yanında olan çocuklar.
Bayram sofrasına uyanan çocuklar.
Bayram kutlanan topraklarda yaşayan çocuklar.
Diğer çocuklar uyuyabilir.
Onların erken kalkmasına gerek yok
Çünkü ne şeker var onlara, ne de kurban olan.
“Kurban olurum ben yavruma”
Yok artık, geçti gitti.
Büyündü.
Büyümek zorunda kalındı.
Kendi elleriyle büyüdü o çocuklar.
Öpülesi ellerden uzak
Cebe sıkıştırılan beşlik, onluklardan uzak.
El öpen elleri
Beş kuruş derdinde
Boş ceplerinde yumulu şimdi
Bir başlarına.

Bugün bayram, öğlene dek uyuyun çocuklar!

16.07.15

Hayalperest

Temmuz7

hayalperest der niceleri
ancak unutma ki
nicelerinin hayal bile edemedikleri
senin gerçekliğin olmuşsa
işte bunu
karşıdan karşıya geçerken
düşlerinin elinden tutan
o küçük kız çocuğuna borçlusun
 
bense
hayallerimle düzdüm bu taşlı yolları
ve yine
her nefesimde
bir düş üflerim yaşama
 
19.07.13

Yeri: Edebiyat, Şiir | Hayalperest için yorumlar kapalı

Ben bugün bir şiir yazdım

Haziran30

Neredeyse bir yıl aradan sonra yeniden şiir yazmak,
hem de Türkçe şiir yazmak,
kusuruyla, acemiliğiyle, fakat tüm içtenliğiyle yazmak,
insan olduğunu tüm çıplaklığıyla, korunmasızlığıyla kaleminin ucunda duyumsamak
Bu, anlatılmaz bir duygu…

——————————————-

Ben bugün bir şiir yazdım

Ben bugün bir şiir yazdım
Belki bir yıldan sonra ilk defa
Öyle planlı olmadan
Paldır küldür elimde buldum kalemi
Bir avuçta kucakladım
Hiç yadırgamadan
Boynumu eğmeden, utanmadan
Kalemin metal teni
Parmaklarımı hiç bırakmamışçasına
Duyguyla
Hevesle
Yazdım.

Ben bugün bir şiir yazdım
Bir şiir ki
Alnı açık, omuzları dik
Fakat burnu kalkık değil
Gözleri gözüne değer
Gökyüzüne değil
Göz bebekleri parlak
Belki biraz uykusuz, kanlı
Sahura dek oturmuş
Bir bardak demli çayla
İnce belli bardakta
Ve ince belli bir kalem
Tutturmuş eline.

Ben bugün bir şiir yazdım
Öyle apar topar
Hızlı hızlı
Kağıda eziyet etmeden
Hırsla, şehvetle değil
Hisle yazdım
Okudum, duydum, dinledim
Yazdım.

Ben bugün bir şiir yazdım
Soğuk bir kış gecesi
Yorgana sarılırcasına sarıldım kaleme
Avuçlarım terledi yazdıkça
Sardım sarmaladım
Neden sonra avuçlarım,
Yüzümü kucakladı
Azıcık ağladım
On parmak dolusu
Uzamış nemli tırnaklarım
Alnımı karışladı
Belki de ilk defa
Sormadım neden
Yazdım yalnızca
Yalnız-ca yazdım
Kalemimin sıcaklığında

Ben bugün bir şiir yazdım
Kaynar, taze çay tadında
İnce belinden tuttuğum gibi kucakladım

29 Haziran 2015 Pazartesi

Yeri: Edebiyat, Şiir | Ben bugün bir şiir yazdım için yorumlar kapalı

Bir Yaz Bunalımı

Aralık7

23 Temmuz 2014

Yatağın üzerine oturmuş pikenin dalgaları üstünde dengeyi zor bulmuş soda şişeme uzanırken şu an itibariyle bana oldukça tuhaf görünen yaşamımın anlamını sorguluyorum. Ya da varlığımın desek daha doğru olur belki. Öyle ki yüzlerce soru saniyeler içinde oluşuveriyor aklımda. Fakat yanıtlar eksik. Ne enerjim var cevaplamaya (ya da tembellikten kaynaklı fazla enerjim var) ne de yanıtları bulmaya yetecek bilgeliğim. Yalnızca bir avuç motivasyonum olsa belki birkaç soru işaretini silebilirdim sayfadan. Ancak gecenin bu saatinde neden bu maden suyunun mideme doğru ilerledikçe daha da büyüyen baloncuklarına gereksinim duyduğumu açıklayamıyorum kendime. Ya da tam ihtiyaç sözcüğünü düşünmüşken onun öz Türkçe karşılığını (gereksinim) kullanmanın (veya kelime yerine sözcük demenin) bana tam olarak ne kattığını, bu ufak fakat dikkat ve özen gerektiren değişikliğin yazıma kazandırdığı değerin zihnimde kapladığı o büyük hacme layık olup olmadığını bir türlü kestiremiyor, bu ve bunun gibi basit görünen, ancak kağıt kesiği misali derine inen sorulara yanıt bulamadıkça da içinde kıvrandığım boşluğa daha fena düşüyor gibi oluyorum. Gibi oluyorum, diyorum çünkü gerçekten düşüyor muyum, yoksa içinde bulunduğum durumu iyice abartarak sıradan yaşamımı bu sıralar sıklıkla izlediğim dramatik Hollywood filmlerine benzetmeye mi çalışıyorum, bilmiyorum doğrusu. Mesela düşünüyorum da, en basitinden, neden Orhan Pamuk’un iki kitabını birden aynı anda okuduğuma ve yavaş okuma “yetim” yüzünden ikisinde de 40.sayfayı henüz geçemediğime tatmin edici bir yanıt getiremiyorum. Olur da bu sorulardan zaman bulabilirsem içine düştüğüm “sorunsuzluk” çukurundan çıkabilmek adına kendime bundan bir buçuk ay sonra başlayacak olan işlerim için sorumluluklarımı anımsatıyor, yine kalbimi birkaç anlığına güm güm attırıp içimi huzursuz etmeyi ve bir kez dahi plaja gitmeden güneşte esmerleşmiş tenimin üzerindeki ince ama sık tüyleri diken diken etmeyi ustalıkla başarıyorum.

Sodam bitiyor. Yeşil cam şişeyi ergenlikten kalma, geç kalmış, anlık bir asabilikle yatağın yumuşak, bombeli yüzüne tokat gibi fırlatıyor; kendi kendime Kadir İnanır’ın acınaklı filmlerini andırmanın utanmaz bilinci içinde soda şişesinin bir iki kez sekmesini izliyorum. Şişenin yeşil camının ardında sıkış tepiş nefes alınmayan bir boşluk var; benim de baş döndürücü bir boşluğum var işte, üstelik böyle yeşil camların ardında değil, cıscımlak ortada. Ya da kendi kendime bir havalara giriyor, bunca şeyin içinde boşluğu kendim arıyorumdur belki, Allah bilir.

İstanbul Rüyasını “Anlat İstanbul”

Ekim8

Istanbul Bogaz

UYARI: Bu yazı, Anlat İstanbul (2005) filmi üzerine bir inceleme yazısı olduğundan, filmin içeriğine ve sonuna ilişkin ayrıntılar içermektedir.

—————————————————————————————————————-

Ümit Ünal, Kudret Sabancı, Selim Demirdelen, Ömür Atay ve Yücel Yolcu olmak üzere beş farklı yönetmen tarafından çekilen Anlat İstanbul (2005) filmi, İstanbul’da yaşanan beş farklı öyküyü anlatıyor. Ancak Anlat İstanbul’u benzerlerinden farklı kılan ve pek çok film eleştirmenince yeni Türk sinemasında kayda değer bir noktaya oturtan, sıradışı beşli yapısının ötesinde, derdini her bir hikayede Fareli Köyün Kavalcısı, Külkedisi, Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel ve Kırmızı Başlıklı Kız adlı Batılı masalların çerçevesinde şekillendirerek anlatmasında ve başka şehirlerde barınamayıp İstanbul rüyasına kapılarak bu şehre gelmiş çizgidışı karakterlerin öyküsünü aşırı dramatik olmaktan uzak, yalın ve estetik bir biçemle aktarmasında yatıyor. Anlat İstanbul, masalsı tarzıyla tıpkı Amerikan rüyası gibi İstanbul rüyası kavramını (bu isimle olmasa bile fikir olarak) ortaya koyan ve bu rüyanın düşüşünü modern masal kahramanlarının düşleri ve düş kırıklıkları çerçevesinde başarıyla sunan bir sinema yapıtı. Üstelik sinema eleştirmeni Asuman Süner’in işaret ettiği gibi filmin ana karakterinin İstanbul’un kendisi olduğu düşünülürse, İstanbul rüyası ve rüyanın düşüşü, tutamadığı sözler veren bir kahramanın gözden düşüşü olarak da yorumlanabilir.

İstanbul rüyası kavramını Anlat İstanbul bağlamında incelemek üzere öncelikle bu fikrin belki de en çarpıcı biçimde ortaya konduğu Külkedisi masalından başlanabilir. Bu masalda Külkedisi kahramanı, cinsiyet ameliyatı geçirmiş bir transseksüel hayat kadını olan Banu’da can buluyor. Aslen İzmir’den olan Banu, eşcinsel kimliğiyle özgürce barınabilmek ve ameliyat olarak istediği kadın kimliğini elde edebilmek için İzmir’de tanıştığı Recep’in vaatlerine kanarak İstanbul’a kaçar. Ancak cinsiyet ameliyatını olur olmaz Recep Banu’yu hayat kadını olarak satmaya başlar; böylece Banu’nun kadın olma hayali gerçekleşmişse de bu onu hayat kadını olmaya mahkum kılmış, aşk ve bağımsızlık hayalleri ise suya düşmüş, yerini nefret ve mahkumiyet gerçekleri almıştır. Hikayesini kendisiyle paylaşan Banu’ya, yaşça büyük ve daha deneyimli olan eşcinsel Mimi şöyle bir tepkiyle yanıt verir: “Senin gibi bin tane gördüm ben, üstüne (ilaç) sıkılmış kara böcek gibi İstanbul’a gelip heba oldular. Aman ne var bu İstanbul’da anam, bilmem ki!” Mimi bu tepkisiyle çok önemli bir soruna, bu incelemenin odak konusuna, işaret etmektedir: fazlasıyla şişirilmiş bir balonu andıran İstanbul rüyasına.

Tıpkı Banu gibi pek çok eşcinsel gerek cinsiyet ameliyatı olarak hayallerindeki cinsiyete kavuşmak için, gerekse küçük şehirlerde tadamadıkları özgürlüğü ülkenin en gelişmiş şehrinde, İstanbul gibi sözde her türlü farklı kimliğe kucak açan bir yerde tatmak için gelir bu kente ve belki de pek çoğu burada bile toplum tarafından kınama ve yargıyla karşılaşmakta ya da istemedikleri geleceklere boyun eğmek zorunda kalmaktadırlar. Nitekim Banu’nun örneği üzerinden Mimi’nin yansıttığı büyük çaplı gerçek, ülkenin en gelişmiş şehrinin toplumunun dahi cinsel tercihler konusunda açık görüşlü bir tavır edinemediğini göstermekle kalmaz, aynı zamanda İstanbul’da geçim sağlamak adına yapılan fedakarlıklara da bir anlamda örnek oluşturur.

İstanbul’daki geçim derdiyle birlikte transseksüellik gibi hassas bir başka konuya değinen bir başka hikaye ise Uyuyan Güzel masalı ışığında anlatılır. Kürt kimliğiyle karşımıza çıkan Musa, askerden yeni dönmüş, İstanbul’a da iş bulmak ve ekmek parası kazanmak için gelmiştir. İstanbul’a gelir gelmez hemşehrilerinin söylediği üzere Şehmus Ağabey’i bulur ve onun restoranına gelerek bir iş ister. Fakat Şehmus onu bir İstanbul gerçeğiyle yüzleştirerek orada ona göre bir iş olmadığını söyler ve Musa’yı Seyfo’ya yönlendirir (ki Seyfo’nun Yeri de kapalı çıkacaktır). Bu noktada izleyici Musa’nın karnı aç bakışlarını ve yemek bulma çabalarını da görünce bir başka İstanbul mağduru olan bu gence sempati duyar.

Musa’nın hikayesiyle Kürt vatandaşların Türkiye’deki durumuna da bir gönderme yapılır. Yarım yamalak Türkçesiyle Musa, askerde Türkçe öğrenme zorunluluğunu saf bir tavırla anlatır Şehmus’a; İstiklal Marşı’nı eksik veya yanlış söylediğinde yediği dayakları da sempatik sözlerine ekler. Bu durum, tıpkı Banu’nun eşcinsel kimliği gibi Musa’ya da çizgidışı, azınlık bir kimlik kazandırmakta; bir anlamda İstanbul’a gelişini—Banu’nun durumuna paralel olarak—bu farklı kimliğiyle barınabilme mücadelesine bağlamaktadır. Ayrıca Musa, memleketinden buraya gelerek dilini bile doğru düzgün bilmediği bu şehirde barınmaya çalışacak; etnik kimliğinden ötürü kaçınılmaz bir şekilde karşılaşacağı ön yargılara göğüs germek zorunda kalacaktır. Nitekim Musa’nın kameraya ilk girdiği sahnede arka plandan Uyuyan Güzel’in sesinden duyduklarımız onun karşılacağı bu sorunlara bir önseme olarak görülebilir. “Çok zaman önce dedelerimiz almış bu şehri. Hanlar, hamamlar, camiler yapmışlar; evler yapmışlar. İstanbul bizim olmuş,” diye başlar Uyuyan Güzel, İstanbul’un Fethi’ne gönderme yaparak. “Ama yabancılar gelmiş sonra, ışığa gelen pervaneler gibi,” şeklinde devam eder. Özellikle “yabancılar” sözcüğünde kameranın Kürt Musa’ya odaklanması rastlantı değildir; zira “has İstanbulluların” oluşturduğu elit sınıfa uymayan, hatta aslen Türk de olmayan Musa, bu “yabancılar” kategorisine girmektedir ve bu yüzden İstanbul’da ötekileştirilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nitekim İstanbul’a geldiği ilk günden hem geçim sıkıntısı hem de kendi diliyle, kendi kimliğiyle barınabilme mücadelesi veren Musa’nın İstanbul rüyası Banu’nunki gibi, fakat ondan çok daha kısa bir sürede, sönüvermiştir.

İstanbul’a gelip hüsrana uğrayan bir başka kahraman ise Almanya’da doğup büyümüş olan Kırmızı Başlıklı Kız Melek’tir. Melek’in İstanbul’a nasıl geldiğine dair çok fazla ayrıntı verilmese de bu şehirdeki sürecinde, uyuşturucu kaçakçılığı yapan Rafet ile tanışıp aşk yaşadığını ve Rafet’in tuzağına düşerek uyuşturucu taşımacılığına ve hamile kaldığı bebeği kürtaja zorlandığını geçmişe geri dönüşlerle öğrenir izleyici. Sonuç olarak uyuşturucu kaçakçılığına karışmak Melek’in iki senesini hapiste geçirmesine, kürtaja zorlanmak ise hiç doğmamış çocuğunu aklının bir köşesinde yaşatıp psikolojik bir karmaşa içine girmesine sebep olmuştur. Duruma bakıldığında, İstanbul’a gelmek Melek’in hayatına büyük darbe vurmuş ve hasar bırakmıştır. Nitekim hapisten çıktıktan sonra Almanya’ya ailesinin yanına dönmeye karar veren Melek, havaalanında karşılaştığı ikiyüzlü gazeteci Mahir’e, bir başka deyişle büyükanne kılığındaki kötü kalpli kurda şu sözleri savurur: “Kokmuş İstanbul’unuz da sizin olsun! Almanya gibi memleket var mı be!” Bu sözler, yaşamına yalnızca kötü anılar ve hatalar getiren İstanbul’a karşı Melek’in öfkesini ifade eder ve o, çözümü bu şehirden kaçmakta bulur.

Anlat İstanbul, yalnızca İstanbul’a farklı yerlerden gelen bireylerin düş kırıklıklarını anlatmaz; aynı zamanda şehrin içinde büyümüş karakterlerin de hikayesi yer alır bu filmde. Fakat bu şehri yuva olarak benimsemiş olmaları, bu kahramanların şehir tarafından hayal kırıklığına uğratılmasına engel olmaz. Pamuk Prenses masalında yedi tane erkek kardeşe sahip 8.cüceyle tanışırız. 8.cüce, katil avcıdan kaçan Pamuk Prenses İdil’i kurtarırken ona bu şehirde kadın olmanın başlı başına bir cücelik olmak olduğunu anlatır. “Attılar beni evden,” der 8.cüce. “Niye? Çünkü bu dünya erkek dünyası. Dişiysen ya üstünde tepinecekler ya da işe koyacaklar.” Yuva dediği bu şehirde kendi evinden sokaklara atılmış, sokaklarda da barınamayarak yer altına itilmiştir adeta. Bu şekilde aslen ait olduğu bu yerde itilip kakılıp ötekileştirilmiştir.

Son masal olan Fareli Köyün Kavalcısı’nda ise klarnetçi Hilmi’nin düş kırıklığına tanık oluruz. Hilmi, kendinden genç bir kadına aşık olur ve onunla evlenir. Ancak eve sarhoş bir halde erken geldiği bir gece karısını fotoğrafçı gençle birlikte yatakta yakalayan Hilmi, çareyi kendini İstanbul sokaklarına atıp klarnetini çalarak bu şehre olan öfkesini haykırmakta bulur. Bu şekilde sokaklarda gezerek Galata Köprüsü’ne gelir ve zaten orada şehrin hayal kırıklığına uğrattığı tüm kahramanlar (Almanya’ya giden Melek hariç) toplanmıştır. “Uyanın! Herkes uyansın! Yalan bunlar, yalan! Masal hepsi,” diye bağırır Hilmi ve ardından köprünün üstüne çıkarak çarpıcı bir tirat sunar izleyiciye:

“Uyanın! Uyanın millet! Burası bize göre değil, bambaşka bir memlekete gidiyoruz. Orada kadınlar daha başka, aşklar başka, dostlar başka; her şey biraz daha iyi, daha adam gibi. Uyanın! Gidiyoruz buralardan. Sen tek başına kal, bomboş kal İstanbul! Götürüyorum herkesi! Uyan İstanbul orospusu, uyan! Senin masallarına kandık, hayatımızı yedik be. Uyan! Herkes de uyansın! Masal bitti!   Uyanmıyor musun? Ben seni uyandırmasını bilirim.”

Hilmi’nin bu tiradı, filmin tamamına hakim olan İstanbul rüyasının düşüşü temasını özetler bir anlamda. Hemen ardından klarnetini çalmaya başlayan Hilmi’nin peşine diğer düşü kırık kahramanlar da takılır ve hep birlikte ortadan ayrık köprünün kenarına doğru melodi eşliğinde yürürler. Hepsi İstanbul masalına bir şekilde aldanmış, bu güzel şehirde hayallerinin gerçek olacağı fikrine inanmış ve sonuçta düş kırıklığına uğramıştır. Bu sahneden sonra karakterlere ne olduğu belirtilmese de Hilmi’nin dediği üzere bu şehirden kaçacakları ve başka memleketlere gidecekleri hissedilir; çünkü pembe hayallerle geldikleri İstanbul, onlara yalnızca kötülük getirmiştir.

Bu tiratta öne çıkan önemli bir nokta, Hilmi’nin İstanbul’u “orospu” olarak adlandırmasıdır. Oldukça dişi bir anlam içeren bu sözcük, Asuman Süner’in yeni Türk sineması üzerine yazdığı kitabında da belirttiği gibi Yeşilçam filmlerini anımsatır izleyici; zira bu filmlerde, farklı şehirlerden İstanbul’a gelen saf karakterlerin düş kırıklığına uğramaları sonucu şehre dönük bir öfke göstermeleri ve bunu genellikle yine şehri dişileştiren bir şekilde “Kahpe İstanbul!” şeklinde ifade etmeleri meşhurdur. Bu nedenle, böylesine bir sesleniş klişe gibi görünse de kanımca filmin temasını toparlamak ve kırık umutları ve düşleri etkili bir şekilde ifade etmek anlamında başarılı bir yöntem şeklinde karşımıza çıkar. Kimi izleyiciler özellikle bu tiradı, sinema sanatına yakışmayan, göstermekten çok sözle anlatan bir teknik olarak görmüş ve eleştirmiştir. Ancak Süner’in de vurguladığı üzere, Anlat İstanbul’un dikkat çekici yanının yaratıcı anlatım stili olduğu unutmamak gerekir; nitekim film, izleyici verdiği sözden caymaz, İstanbul’un beş farklı karakterinin öyküsünü gerek sözle gerek gösterimle anlatır. Daha isminden anlatma eylemine vurgu koyan ve masalsı yapısıyla bunu destekleyen Anlat İstanbul, farklı bir tarzla fakat oldukça başarılı bir biçimde anlatır derdini.

Melek karakterinin doğmamış kızının sözleriyle şu şekilde başlar Anlat İstanbul: “Şehirler içinde en güzeli İstanbul’dur, bundan eminim. Çünkü ben İstanbul’u hiç görmedim.” Nitekim bu sözlerin doğruluğu film ilerledikçe daha da yüzeye çıkar. İstanbul’u hiç görmeyen biri için, şehir en güzel şeyleri vaat eder; güzellik, mutluluk ve özgürlük simgesidir adeta. Ancak bu fikre kapılıp şehre gelen kişiler tıpkı bu beş masalda yer alan kahramanlar gibi bu rüyanın gerçek olmadığını çoğu kez can yakıcı deneyimlerle öğrenir. Bu noktada, aynı karakterin—Melek’in kızının—ağzından verilen bitiş sözlerine dikkat vermek gerekir: “Bir varmış, bir yokmuş. İstanbul’da sabahlardan bir sabahmış. Biz, bir varmışız, bir yokmuşuz. Masal, buraya kadarmış.” Bu sözlerle ironik bir biçimde masalsı sonlandırılır bu mutsuz hikayeler. Ancak “Biz, bir varmışız, bir yokmuşuz” sözleri, İstanbul’un hayal kırıklığına uğrattığı insanların yalnızca bu masal kahramanlarından ibaret olmadığını, nice böylelerinin gelip geçtiğini ve nicelerinin aynı süreçten geçeceğini vurgular. İhanete uğrayan Hilmi, şehrin ihanete uğrattığı nicelerden yalnızca biridir. Daha kimler aldatılmış, ölümle tehdit edilmiş, kovalanmış, kullanılmış, yüz üstü bırakılmıştır İstanbul’un masmavi gökyüzü altında. Kısacası, bu karakterler boynu bükük karakterler, bir var, bir yoktur bu şehirde; ama ha var, ha yok gibidirler aynı zamanda, çünkü İstanbul böyle niceleriyle doludur. İstanbul rüyası daha binlercesinin yüreğini heyecanla doldurmakta ve yine binlercesinin hayallerini suya düşürmektedir. Anlat İstanbul, bu noktada bir çözüm sunmaz, çözüm sunmayı hedeflemez de zaten. Yalnızca bu gerçeği çarpıcı ve büyüleyici bir anlatımla gözler önüne serer ve izleyici tam da masalın bittiği yerde derin düşüncelerle baş başa bırakır.

KAYNAKÇA

  • Anlat İstanbul. Senaryo: Ümit Ünal. 2005. DVD.
  • Süner, Asuman. New Turkish Cinema: Belonging, Identity, and Memory. Londra: I.B. Tauris, 2010.
Yeri: Edebiyat, Eleştiri | İstanbul Rüyasını “Anlat İstanbul” için yorumlar kapalı

kağıt kesiği

Ağustos6

öyle sessiz ve yavaş söyle ki sözlerini
heceler kıymık kıymık batsın yüreğime
yılların yorgunluğundan patlayıveren
cam tartı misali
paramparça olsun
çelik yelekli kurşun geçirmez sözlerin karşısında
yüreğim.
o acınası
zayıf
senden yoksul bedenimde
senden yoksun yüreğim.
söyle
söyle ki sonunda fark edeyim ben de
incelikle seçilmiş
leş gibi nezaket kokan
böylesine sözlerin,
öfkeden,
masaya indiği gibi çorba tenceresini titreten
heybetli bir yumruktan,
ya da avazı çıktığı kadar bağıran
asabi bir haykırıştan
çok daha şiddetli
acımasız
günahkâr olduğunu.
hele o gülüş
alaycı gülüşün
kağıt kesiği gibi
öyle derin
öyle sessiz
ve her zamanki gibi
melodik.

Sevde Kaldıroğlu
28.07.14

Yeri: Edebiyat, Şiir | kağıt kesiği için yorumlar kapalı
« Eski Yazılaryeni Yazılar »