Sevde'nin Günlüğü

Yazmayı seviyorum…

Kimyaya Çalış(ama)mak

Kasım1

Yazma tembelliğini bırakma kararı almıştım, biliyorsunuz. Merak etmeyin, kararımdan caymadım. Yalnızca bu günlerde sınavlar ve yüklü ödevler dolayısıyla öyle sıkıştım ki gerçekten de derslerden başımı kaldıramıyorum.
Ama bir yandan da yazı yazmak istiyorum. Bu yüzden de bu yoğun günlerimden birini, bugünü, anlatayım size.

Bugün okula giderken gayet rahattım. Ama çıkışta ajandam bir sürü, hepsi de bu hafta içine sıkışmış yüklü ödevle dolmuş; sonraki günlerdeki sınavlar bir yana yarınki kimya sınavının stresiyle başıma bir ağrı saplanmış ve olur olmadık yerlerden çıkan sürpriz sunum ödevleriyle şaşkına dönen beynim yoğun bir günden sonra uyku moduna girmişti.

Nedendir bilmem, böyle normalden fazla çalışmanız gereken günlerde her zamankinden daha yorgun ve mayışmış hissedersiniz kendinizi; dinç, enerjik günlerinizde tek bir ödev bile olmazken en olmayacak güne sıkışıverir her şey. O gün yapacaklarınızın stresiyle mi gelir bu yorgunluk, yoksa hep bu günlere mi rastlar tüm yapılacaklar; onu daha çözemedim.

Kimyayı severim-en azından severdim, bu seneye kadar. Ama ne yazık ki bu sene başından beri kimyadan hiçbir şey anlamadım, desem yeridir. Üstelik sadece kimya işlesek bir şey demeyeceğim, ama kimya dersinde fizik konuları görerek sözde ‘kimyanın fiziğini’ öğrenmek sıkıyor beni.

İşte böylece eve bu vaziyette dönerken amacım oturup kimya çalışıp işlediğimiz her şeyi yalayıp yutmak, İngilizce ödevini yapmak ve fizik sunumunu USB’me atıp belki ucundan Tarih sunumuna başlamaktı.’Tabii ki bunların hepsini gerçekleştirdim!’ demeyi çok isterdim, ama bakın, neler yaptım:

17.00’da eve gelince biraz dinlenmek adına bilgisayarı açıp internette oyalandım. Dinlenmeden derse girişmek olmaz ne de olsa!
Sonra ‘aç ayı oynamaz’ diyerek yemek yedim. Halbuki okulda yediklerimden sonra tok olan karnımda gurultudan eser yoktu. Ama sıkılınca, üzülünce, stresliyken her zaman yaptığım gibi bir şeyler yemem gerekiyordu. Karnımı tuzlularla doldurunca biraz da tatlı yemekten zarar gelmeyeceğini düşünerek bir parça çikolatayı ağzıma tıkıştırdım.

İyice şişen karnımı yatıştırmak adına yine bilgisayarın başına geçtim, biraz müzik dinledim. Artık ders çalışmaya başlama vaktimin çoktan geldiğini söyleyen mantığımı dinlemeye karar verdim. Ne var ki, bir kez çikolatanın tadını almış olan midem tüm oburluğuyla daha fazlasını isterken mutfağa doğru yola çıkan ayaklarımla abur cubur arayışına koyulan ellerime engel olamadım. Çekmeceyi açtığım gibi karşıma çıkan Ülker Çikolatalı Gofret’i görünce, onu yemek de kaçınılmaz olmuştu.

Gofreti de ders çalışmaya moral niyetine mideye indirdikten sonra sonunda çantamdan kimya eşyalarımı çıkarmıştım. Kendimi bildim bileli masa üstünde çalışamam ben; ya yatağa yayılır çalışırım ya da halının üstüne. Nitekim ben yine ıvır zıvırdan geçilmeyen çalışma masamı bırakıp halıya kitaplarımı, defterlerimi yaydım; başladım çalışmaya. İçimde haftasonu biraz çalışmış olmanın hafif bir rahatlığı olmasına karşın halen aklımda korkulu rüyam kimya sınavına gitgide yaklaşıyor olmanın verdiği tedirginlik vardı.

Kulağıma kulaklıklarımı takarak yüksek sesli müzik dinlemeye başladım; çoğu zaman ders çalışırken bu şekilde müzik dinlemek dış dünyadan soyutlanıp konuya odaklanmamı sağlar. Öyle de oldu. Özet çıkararak çalışma sistemimle yavaş yavaş da olsa birkaç konuyu geride bırakmıştım, önümde çalışılacak bir sürü çalışma kağıdı ve özet çıkarılacak 10 sayfa olduğunu düşünmemeye çalışıyordum.

Biraz çalıştıktan sonra bulunduğum yerden sıkıldım, oturma odasına geçtim, orada da yere serildim. Evde annemden başka kimse olmadığından rahattım. Bu arada da kendime bitki çayı yapıp tekrar derse ve müziğe gömüldüm.

Bir süre sonra ışığın dalga teoremine mi tanecik teoremine mi inanacağını bilemeyen beynim, bizden iki kanıtlanmamış teoremi yalayıp yutmamızı bekleyen müfredata söverken, artık çalışmaktan bulanmış bir vaziyete gelmişti.

Bu kadar çalışmaya bir ara vermek için başından kalktığımda bugün uzun bir süre tekrar başına oturmayacağımı biliyordum.
Ne mi yaptım? Önce yaklaşık 15 dakika boyunca oturup bunları yazmayı düşündüm. Sonra yerdeki bu komik görünümün fotoğrafını çektim ve başladım yazmaya. 1 saattir bunları yazıyorum. Sanırım artık çalışmaya dönmenin vakti.

Bu arada annem de önüme fırından yeni çıkmış bir creme brulee koymuş, yenmez mi? Tamam, kabul ediyorum, tam bir tatlı canavarıyım 😀

01.11.10

Yazma Tembelliğine Son!

Ekim9

Bir süredir benimle süregelen, bir türlü üzerimden atamadığım şu ‘yazma tembelliği’ni yenmeye karar verdim artık.

Bundan yaklaşık iki hafta önce elektrikler kesildi, ancak o zaman aklıma geldi yazı yazmak. Mum ışığında tam kalemle aramda romantik bir bağ kurmuştum ki elektrikler geldi, romantizm bozuldu. Yarım kaldı yazım, ‘zaten güzel değildi’ deyip bir daha da yüzüne bakmadım.

Geçenlerde bloguma bir baktım; toplamda 9 yazım var. Peki bu blogu açalı ne kadar oldu? Yaklaşık 9 ay. 9 ayda 9 yazı. Günlük değil de aylık tutuyorum sanki! Yakın çevremden de eleştiriler gelince dedim: ‘Sevde, artık kendine bir öz eleştiri yapma vaktin geldi de geçiyor bile.’

Düşündüm de ben bu blogu sürekli yazmak, kalemimi geliştirmek, günlük tutmak ve kendime bir yazı arşivi oluşturmak için açtım. Ee, tembellik yapıp yazmazsam oturduğum yerden gelişmez ki kalemim! Ne o öyle bloga mevsimlik uğramalar, ‘beğenilmez’ diye yazı yazmamalar!

Şahsen oralarda bir yerlerde blogumu okuyanlar var mı, bilmiyorum ama (anneciğim ve babacığım, sizi kastetmiyorum :)) –zaten varsa da tembelliğim sayesinde artık kalmamıştır- bundan sonra karar verdim; yazacağım. Sinemadan, kitaptan, şiirden, alışverişten, hava durumundan, ondan, bundan, şundan…(Aşırıya kaçarsam çekinmeyin söylemekten :))

Umarım bu dileğimi gerçekleştirir ve şu ‘yazma tembelliğime’ bir son verebilirim artık. Yoksa ‘başarılı yazar’ hayallerim suya düşecek gibi…

09.10.10

Ankara Yolculuğu

Nisan11

Şu anda otobüsle Bolu’dan geçiyoruz. Saat 18.09. Hedef Ankara.

Bundan yaklaşık 5,5 saat önce evden çıkıyoruz annemle, anneannem de bizi uğurlamaya geliyor. Anneanneme bizimle otogara gelip yorulacağını söylüyoruz ama o gene de dinlemiyor bizi. “Bir yere giderken birisinin seni uğurlaması iyi oluyor.” diyor. Sonra da ekliyor: “Tek başına gitmek insanın gücüne gidiyor.” O anda onu yazın memleketine giderken yalnızca durağa kadar uğurlamanın yetersiz olduğunu fark ediyor, bir dahakine onunla otogara kadar gitmem gerektiğini aklıma koyuyorum.

Elimizde iki küçük valiz. Benim sırtımda küçük bir sırt çantası. Annemse bir çanta daha taşıyor, el çantasının dışında. Tüm bunlar benim okulumun bir haftalık tatilini değerlendirmek amacıyla üç günlük Ankara yolculuğumuz için. İki bayan olarak böylesine kısa bir yolculuğa bu kadar çok hazırlık yapmamız doğal tabii. Geç hazırlanmamızın yanı sıra bu konuda da adımızın çıkması boş yere olmasa gerek kızlar/kadınlar olarak. Valize konan kıyafetlerin yanında götürülen İstanbul hatırası hediyeleri, -Ankara’daki tanıdıklarımızı ziyaret etmeye gidiyoruz- fazladan ayakkabı, diş fırçası, yolculukta sıkılmamak için yana alınan ama hiç okunmayacak olan kitaplar, ‘Belki canım yazı yazmak ister.’ diye taşınan defterler, kalemler derken ortaya bir sürü “küçük” çanta çıkıyor. Tabii sağlıklı beslenmeye çalıştığım (abur cuburu bıraktığım) için yanıma çikolata vb. yerine iki tane havuç alıyorum, tabii bu annem için geçerli değil 🙂
Çantalarla otobüs durağına iniyoruz, otogar otobüsünü kıl payı kaçırmışız. Bir sonrakini bekliyoruz, 15 dk. sonra geliyor o da. Kalabalık otobüse üçümüz valizlerimizle zar zor sığıyoruz. Neyse ki İstanbul trafiği bizi şaşırtarak yüzünü göstermiyor bu kez ve otogara 7 dakikada varıyoruz. Oralarda oturup bir şeyler atıştırıyoruz, çay içiyoruz, sonra da anneannemle vedalaşıp otobüse biniyoruz. Anneannem hala bize el sallıyor.

Otobüsümüz Pamukkale. Daha önce hiç binmediğim bir otobüs firması. Biner binmez içeriye bir göz gezdiriyorum. Geniş koltuklar, önlerindeki masacıklarda küçük ekranlar bulunuyor. Annemin ayırttığı şoför tarafındaki en ön 1-2 numaralı koltuklara oturuyoruz. Koltuklar gerçekten de rahat. Üzerime eşofman-tişört giymiş olduğuma seviniyorum ve tabii bir de hırka. Bunun yerine kot pantolon giymiş olsaydım 6 saat yolculuk boyunca ne kadar kasılacağımı düşünüyorum, daha bir seviniyorum isabetli kararıma.
Saat 14.04 gibi otobüs kalkıyor, bu arada ekrandan ne izleyebileceğimizi soruyoruz. Kabin memuru, tv ve film izleyebileceğimiz, müzik dinleyebileceğimiz ve oyun oynayabileceğimiz yanıtını veriyor; bir yandan da kulaklık dağıtıyor bizlere. Seviniyoruz 6 saat boyunca bu şekilde sıkılmayacağımıza. Böylece kulaklıklarımızı takıyoruz, ben bir film seçiyorum ve başlıyorum izlemeye. “Benimle Dans Eder misin?” filmin adı. Bu sırada annem televizyon izliyor.
Uzun zamandır otobüsle yolculuk yapmadığımı fark ediyorum, ne zamandır bu televizyonların otobüslerde bulunduğunu düşünüyorum. Eskiden olsa -eski yolcu otobüslerinde olsam- muhtemelen kitap okuyor olurdum, diye düşünüyorum. Bir kitap bitirdiğim otobüs yolculukları olduğunu hatırlıyorum. Teknolojik imkanlardan yararlanabildiğim, hatta kablosuz internet sayesinde iPod’tan internete bile girebildiğim bu otobüs yolculuğunda o eski yolculukları özleyip özlememek arasında çelişkide kalıyorum. Sonra da ‘Her şey zamanında güzel; o zaman öylesi güzeldi, şimdi de böylesi.’ diye düşünüyorum. Ama o günlere yine de özlem duyan yanıma gülmeden edemiyorum.
Filmi beğeniyorum ama izlediğim filmler arasında ‘Zaman geçirmek icin ideal’ listesine koyuyorum onu. Filmden sonra biraz internete giriyorum, müzik dinliyorum. Benim dinlediğim yabancı pop müziğine karşılık annem Türk sanat müziği dinliyor. Biraz sonra sıkılıyorum ve elime kitabımı alıyorum: “New Moon”. Daha önce Türkçesini (Yeni Ay) okuduğum kitabın şimdi de orijinalini okuyorum. Ancak 5 dakikadan fazla kalmıyor kitap elimde, sıkılıp çantama koyuyorum. Teknolojik şeyler daha cazip geliyor tabii artık, yine eski otobüs yolculuklarımı hatırlıyorum ve bu halime acı acı gülüyorum.
Otobüs Düzce’de yarım saatlik bir mola veriyor ve annemle inip biraz dolaşıyoruz. Mutlu hissediyorum kendimi. “Her seyahat bir değişikliktir.” diye düşünüyorum. “Ve değişiklikler beni mutlu eder. ” Uzanıp annemi yanağından öpüyorum, bu seyahat onun fikri ne de olsa. Anında yüzünde bir gülümseme oluşuyor. “İnsan mutlu oldukça etrafını da mutlu ediyor.” diye düşünüyorum bu kez.

Otobüse geri biniyoruz ve devam ediyoruz yola. Ben müzik dinlerken annem televizyon izliyor. Bolu’ya geliyoruz, Bolu Tüneli’nden geçiyoruz. Epey uzun bir tünel doğrusu. İçinde bulunan renkli ışıklara rağmen insan ürpermeden edemiyor. Ama Bolu’daki manzarayı beğeniyorum; yanlarda Bolu Dağı, havada sis. Güzel görünüyor gözüme.

Şu anda Ankara sınırları içine girdik. Saat 19.39. Tam 1,5 saattir bunları yazıyorum, tabii bir yandan da müzik dinliyorum. Uzun yola, kenarlardaki sayısız otoban ışıklarına ve önümüzde uzayıp giden kesik beyaz çizgilere bakıyorum. Önümdeki birkaç günün güzel geçeceğini hissediyorum ve derin bir nefes alarak yolu izlemeye devam ediyorum.

11.04.10

The Twilight Saga/Alacakaranlık Efsanesi

Nisan4

Stephenie Meyer’ın yazdığı International Bestseller seçilen Alacakaranlık Efsanesi –orijinal adıyla The Twilight Saga– serisini hepiniz duymuşsunuzdur; hani şu vampirli aşk hikayesi. Son zamanlarda çok popüler olan ve filmleri de çekilen bu serinin tutkunlarından biri de benim. Ama ne zaman birine bu roman serisinden bahsetsem, çoğunlukla aynı çeşit tepkiyle karşılaşıyorum: “Vampirleri mi seviyorsun?” Tabii cümlenin söyleniş tarzı zaman zaman değişiyor ve “Iyy… Vampirler mi?” gibi tepkilerle karşılaştığım gibi “Vampirlere mi inanıyorsun?” gibi sorulara da maruz kalıyorum. Ama tabii ki bunun için kimseye kızmaya hakkım yok. Çünkü seri, “vampir” içeriğiyle ön yargılı yaklaşımlara müsait bir konuya sahip. Nitekim benzer bir tepkiyi ben de seriyi okumadan önce vermiştim.

Geçen sene bu aylardı, bir arkadaşım sınıfta ilk kitap olan Alacakaranlık’ı heyecanla okuyordu. Bana bahsettiğindeyse, “Fantastik romanları hiç sevmem.” dediğimi hatırlıyorum. Konunun vampirli olması da beni daha çok soğutmuştu kitaptan, halbuki alıp arka kapağındaki konusunu bile okumamıştım.  Aradan aylar geçti. Geçen eylül ayında, lise bire yeni başladığımda, özellikle kitap konusunda tavsiyelerine güvendiğim birinin bana bu seriyi önermesi üzerine ilk kitabı, Alacakaranlık’ı alıp okumaya başladım. Sıradan bir roman olarak başladığım bu kitap kısa sürede beni etkisi altına almaya başladı. İlk kitabı okuduktan sonra 2008 yılında çekilen serinin ilk filmini izlememle karakterler kafamda iyice yerli yerine oturmuştu. İlk iki kitabı toplam 6 günde bitirdim. Niyetim; ikinci kitabı da okuduktan sonra serinin ikinci filmi New Moon/ Yeni Ay’ın vizyona girmesini beklemekti. Ama ikinci kitabın sonunda bunun imkansız olduğunu anladım. Dört kitaptan oluşan serinin üçüncü kitabını da mutlaka okumalıydım.

Tabii benim bu seriye olan bu ilgim etrafımı da etkilemiş olmalı ki, doğum günümde gelen hediyelerle serinin kalan kitaplarını da tamamlamıştım. Her ne kadar romanları yavaş yavaş, tadını çıkararak okumaya çalışsam da tüm seriyi kısa sürede bitirdim ve 2009 Kasım ayında vizyona giren serinin ikinci filmini de izledim. Peki, neydi bana bu kitapları defalarca okutturan, karakterleri hayatımın bir parçası haline getiren ve bunlardan sonra başka bir romana geçemeyecek kadar beni etkileyen? Bu seriyi okuyan pek çok kişiyle konuştum ve belli çıkarımlarda bulundum.

1) Bella ile Edward’ın aşkı

Hemen hemen her romanda bir aşk hikayesi olsa bile Alacakaranlık serisindeki vampir Edward ile ölümlü Bella’nın arasındaki aşk çok daha farklı. Çünkü onların birbirlerine karşı hiçbir beklentileri olmadan birbirlerini sevmeleri; kaprislerden, yanlış anlamalardan, küslüklerden arınmış saf aşkları bunu sıradan bir lise aşkından çok daha öteye taşıyor ve “Böyle bir aşk gerçekte olabilir mi?” dedirtiyor insana.

2) İdeal Erkek: Edward

Vampir ama insancıl, fedakar, sadık, korumacı, yakışıklı, etkileyici, zengin, akıllı, başarılı, kibar, gelenekçi ve tam bir 20.yüzyıl beyefendisi olan Edward, kitapta aslında tüm genç kızların aklında idealize ettiği mükemmel erkek rolünü üstleniyor. Ayrıca çoğumuzun nefsine ve tutkularına yenildiğini düşünürsek Edward’ın kendi vampir benliğinden kaçarak nefsini kontrol altına alması da bizi hayrete düşüren şeylerden biri.

3) Sıradan(!) kız: Bella

Edward’ın bu kusursuzluğuna karşı sakar, sessiz, kendi halinde sade bir güzelliği olan Bella Edward’ın yanında sıradan kalsa da aslında bunun tam tersi çok farklı bir kişiliğe sahip. Sessiz görünümünün ardında kimsenin fark edemediği ayrıntıları gören, akıllı, cesur bir kız yatıyor. Kusursuz Edward’ı Bella’ya çeken şey de aslında onun bu farklı yanını görebilmesi. Bella’nın ağzından anlatılan seri, günümüzde insanlara çok kolay yakıştırılan “sıradan” kavramını değiştiriyor.

4) Stephenie Meyer’ın vampirleri

Alacakaranlık Efsanesi’nde yazar Stephenie Meyer, bilinen vampir efsanelerinin ötesinde kendine özel orijinal bir vampir figürü çiziyor. Tabutlarda uyuyan, geceleri dışarı çıkan vampirler yok bu seride. Meyer, anlatımıyla vampirleri o kadar doğal bir şekilde günlük hayata yerleştiriyor ki bir yerden bir vampir çıksa hiç şaşırmayacak hale geliyorsunuz. Tabii ki bu, vampirlere inandığınız anlamına gelmiyor, zaten romanların amacı da bu değil. Romandaki vampir ile ölümlünün aşkı temel olarak imkansız bir aşkı simgeliyor ve bu fantastik roman görünümüne karşın kendi hayatınızdan pek çok yansımayı görebiliyorsunuz seride.

5) Meyer’ın sade dili

Şu ana kadar okuduğum pek çok Türk yazarın romanlarında sıklıkla süslü, ağdalı bir anlatımla karşılaşıyorum ve böyle romanlardan birkaç sayfa okumak bile beynimi çok yoruyor. Ama Stephenie Meyer’ın Alacakaranlık Efsanesi çok sade ve akıcı bir dile sahip. Öyle ki okumaya başladığınızda kendinizi kaptırıyorsunuz ve bir anda kitabın dörtte birinin bitmiş olduğunu fark ediyorsunuz. Serinin Türkçesini okurken bu sade anlatımın çeviriden kaynaklandığını düşünmüştüm ama şu anda serinin İngilizcesini okuyorum ve kesinlikle İngilizce dili de sade ve akıcı. Eğer İngilizceniz iyiyse serinin orijinal halini okumanızı tavsiye ederim.

Arkadaşlarımdan bu sürükleyici anlatıma kapılıp ilk kitabı bir gecede bitirenler de var. Ama benim size önerim Alacakaranlık serisi kitaplarını günlere bölerek okumanız, çünkü bir anda okuduğunuzda romandaki ayrıntılar üzerinde o kadar düşünemiyorsunuz ve sadece ana olaylara odaklanıyorsunuz. Bu da kitaplardan çabuk sıkılmanıza neden olabilir.

Alacakaranlık Efsanesi’ni diğerlerinden ayıran ve uluslararası en çok satan kitap (international bestseller) haline getiren özellikler tabii ki bunlarla sınırlı değil. Ama ben bu serinin bir tutkunu olarak kitabın farklı yönlerini kendi açımdan 5 maddede topladım.

Eğer siz de aşka inanıyor ve heyecanlı bir aşk hikayesi okumak istiyorsanız bu seri kesinlikle okunmaya değer. Başta benim yaptığım gibi “vampir” ön yargısına kapılmayın ve bu kitaplara bir göz atın bence.

Eğer seriyi okuduysanız ve siz de kendi fikrinizi söylemek istiyorsanız burada yorum yazarak düşüncelerinizi paylaşabilirsiniz.

04.04.10

Nam-ı Diğer Aşk

Mart3

Geçen hafta Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki “Osmanlı Döneminde Venedik ve İstanbul:  Nam-ı Diğer Aşk” adlı sergiye gittim. Nam-ı Diğer Aşk, yüzyıllardan bu yana en çok hayran kalınan iki şehir olan İstanbul ve Venedik’in karşılıklı kültürel etkileşimlerini ve tarihteki ilişkilerini konu alıyor. Serginin başlangıcında 15.yüzyıldan 20.yüzyıla uzanan dönemde Venedik ve İstanbul’daki gelişmeleri gösteren üç farklı dilde uzun bir tarih şeridi bulunuyor. Serginin geri kalanında ise Venedik ve İstanbul’a ait eski sanat eserleri, kıyafetler, kitaplar, tablolar ve paralar yer alıyor. Sergi 20 Mart’a kadar Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyaretçilere açık. Nam-ı Diğer Aşk, sanata ve tarihe ilgisi olan herkesin kesinlikle gitmesi gereken bir sergi.

03.03.10

İlk Yazım…

Şubat1

Merhaba! Ben Sevde Kaldıroğlu.

12 Ekim 1995’te ABD’nin Virginia eyaletinin Blacksburg kentinde doğdum. 6 yaşımda ailemle birlikte Türkiye’ye döndüm. 1.sınıftan itibaren İstanbul’da çeşitli okullarda okudum. Şu anda 15 yaşındayım ve ENKA Okulları’nda lise bire gidiyorum.

Küçüklüğümden beri edebiyat, resim ve müzik alanlarına ilgi duydum. Yazı yazmayı hep çok severdim. Hatta annem, çocukken benim hakkımda, “Eline kağıt, kalem, makas verin ve bir köşeye oturtun. Bütün gün onlarla uğraşır, hiç sıkılmaz.” derdi. Gerçekten de öyleydi. Çocukluğum kağıtlarla dergiler hazırlayarak, hikayeler yazarak geçti. Hazırladığım şeyleri de halen saklarım. Onların bana çok büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.

Bununla birlikte şiir yazmayı da okumayı da çok seviyorum. Çocukluktan beri bu konuyla ilgilenmem sayesinde şu anda elimde bir şiir arşivim var, diyebilirim. Kısacası amatör olarak edebiyatla ilgileniyorum. Müziği seviyorum; daha önceden keman, org, mandolin çalma deneyimlerim de var. Ancak şu anda çalmıyorum.

Sanata olan bu ilgimin tersine ne yazık ki sporla aram o kadar iyi değil. Ancak hobi olarak arkadaşlarımla voleybol ve masa tenisi oynamayı seviyorum. Arkadaşlarlayken kaybetmek bile eğlenceli oluyor 🙂 Zaman zaman futbol maçları izliyorum ve çok koyu olmamakla beraber bir Galatasaray taraftarıyım. Futbolu seviyorum ve geçen yıl bir sene boyunca okul kulübünde futbol oynamışlığım da var.

Bunların dışında arkadaşlarımla buluşmayı, gezmeyi, alışveriş yapmayı, müzik dinlemeyi, bisiklet sürmeyi, değişik yemek tarifleri denemeyi, film izlemeyi, bowling oynamayı ve kitap okumayı seviyorum. İleride üniversitede psikoloji ve edebiyat okumak istiyorum.

Bu blogu açma amacım ise öncelikle düzenli bir şekilde yazmak ve kendimi bu konuda geliştirmek, kendime bir yazı arşivi oluşturmak ve bunu sizlerle paylaşmak. Güzel gideceğini düşünüyorum.

Kısacası;

Yazmayı seviyorum. İnsanları seviyorum. Hayatı seviyorum.

01.02.10

Newer Entries »