Sevde'nin Günlüğü

Yazmayı seviyorum…

Avicenna Stanford Dergisi

Haziran10

Üç sene boyunca üniversitemde editörlüğünü yaptığım Avicenna Dergisi’nde bu kez Ayvalık ve İstanbul’dan fotoğraflar da yer alıyor. Geçtiğimiz kışın sayısını burada ya da aşağıda bulabilirsiniz. Ayrıca Stanford Üniversitesi öğrenci yayını olan bu derginin gelecek sayılarına İngilizce yazı yazmak isteyen, dünyanın her yerinden üniversite öğrencileri ve mezunlar, yazılarını İngilizce bir girişle avicenna.stanford@gmail.com adresine yollayabilir. Dergiyle ilgili detaylı bilgiye internet sitesinden ulaşabilirsiniz.

Yeri: Diğer | Avicenna Stanford Dergisi için yorumlar kapalı

Sözcükler boğazımda

Ocak14

Sözcükler boğazımda
fakat ilerlemiyor
ne bir aşağı
ne bir yukarı

ilkbahar 2013

Böyle anlar geliyor, sözcükler boğaza diziliveriyor, tıkıyor, boğuyor; bazen öldürüyor sessizlik. Fakat yazı burada, yazının sesi hep yüksek, hep güçlü. Kalem dile derman olabiliyor pek çok zaman.

1 Şubat’ta Sevde’nin Günlüğü’nün yedinci yılı dolacak. Nereden nereye. Yazar suçlu; yazmadığı için, yeterince yazamadığı için. (En çok da yeterince Türkçe yazı yazamadığı için.) Ama okur affeder. (Affeder, değil mi?)

2017 daha dolu olsun, umut dolu, yazı dolu. Ne de olsa kâğıdın öteki tarafında siz varken yazmak daha bir güzel.

Sağlıcakla,
Sevde Kaldıroğlu

13.01.17

Ekmeğini taştan çıkarmak

Temmuz30

Deyimi yerinde kullanmak gerek.

IMG_9916
Fotoğraf: Sevde Kaldıroğlu

 

Yeri: Diğer | Ekmeğini taştan çıkarmak için yorumlar kapalı

Bir Yaz Bunalımı

Aralık7

23 Temmuz 2014

Yatağın üzerine oturmuş pikenin dalgaları üstünde dengeyi zor bulmuş soda şişeme uzanırken şu an itibariyle bana oldukça tuhaf görünen yaşamımın anlamını sorguluyorum. Ya da varlığımın desek daha doğru olur belki. Öyle ki yüzlerce soru saniyeler içinde oluşuveriyor aklımda. Fakat yanıtlar eksik. Ne enerjim var cevaplamaya (ya da tembellikten kaynaklı fazla enerjim var) ne de yanıtları bulmaya yetecek bilgeliğim. Yalnızca bir avuç motivasyonum olsa belki birkaç soru işaretini silebilirdim sayfadan. Ancak gecenin bu saatinde neden bu maden suyunun mideme doğru ilerledikçe daha da büyüyen baloncuklarına gereksinim duyduğumu açıklayamıyorum kendime. Ya da tam ihtiyaç sözcüğünü düşünmüşken onun öz Türkçe karşılığını (gereksinim) kullanmanın (veya kelime yerine sözcük demenin) bana tam olarak ne kattığını, bu ufak fakat dikkat ve özen gerektiren değişikliğin yazıma kazandırdığı değerin zihnimde kapladığı o büyük hacme layık olup olmadığını bir türlü kestiremiyor, bu ve bunun gibi basit görünen, ancak kağıt kesiği misali derine inen sorulara yanıt bulamadıkça da içinde kıvrandığım boşluğa daha fena düşüyor gibi oluyorum. Gibi oluyorum, diyorum çünkü gerçekten düşüyor muyum, yoksa içinde bulunduğum durumu iyice abartarak sıradan yaşamımı bu sıralar sıklıkla izlediğim dramatik Hollywood filmlerine benzetmeye mi çalışıyorum, bilmiyorum doğrusu. Mesela düşünüyorum da, en basitinden, neden Orhan Pamuk’un iki kitabını birden aynı anda okuduğuma ve yavaş okuma “yetim” yüzünden ikisinde de 40.sayfayı henüz geçemediğime tatmin edici bir yanıt getiremiyorum. Olur da bu sorulardan zaman bulabilirsem içine düştüğüm “sorunsuzluk” çukurundan çıkabilmek adına kendime bundan bir buçuk ay sonra başlayacak olan işlerim için sorumluluklarımı anımsatıyor, yine kalbimi birkaç anlığına güm güm attırıp içimi huzursuz etmeyi ve bir kez dahi plaja gitmeden güneşte esmerleşmiş tenimin üzerindeki ince ama sık tüyleri diken diken etmeyi ustalıkla başarıyorum.

Sodam bitiyor. Yeşil cam şişeyi ergenlikten kalma, geç kalmış, anlık bir asabilikle yatağın yumuşak, bombeli yüzüne tokat gibi fırlatıyor; kendi kendime Kadir İnanır’ın acınaklı filmlerini andırmanın utanmaz bilinci içinde soda şişesinin bir iki kez sekmesini izliyorum. Şişenin yeşil camının ardında sıkış tepiş nefes alınmayan bir boşluk var; benim de baş döndürücü bir boşluğum var işte, üstelik böyle yeşil camların ardında değil, cıscımlak ortada. Ya da kendi kendime bir havalara giriyor, bunca şeyin içinde boşluğu kendim arıyorumdur belki, Allah bilir.

En çok okunanlar ve beğenilenler

Şubat25

Evet, Sevde’nin Günlüğü 5.yaşından gün alıyor. Ne ilginç, daha dün gibi geliyor bu blogu açtığım gün—yani 1 Şubat 2010. Yüreği pır pır atan bir lise birinci sınıf öğrencisiydim o zaman. Bugünlere Sevde’nin Günlüğü ile gelmek nasipmiş. Çok şükür diyorum, halen yüreğim pır pır atıyor. Hatta yazdıkça çizdikçe daha bir heyecanla atıyor gibi geliyor bana. Kalemimin de zihnimin de içi doldukça; yeni dünyalar, yeni insanlar keşfettikçe coşkum da artıyor. Ne diyelim, çok şükür…

Bu noktada, lafı uzatmadan, blogumun istatistiklerini özenle inceledikten sonra ortaya çıkardığım listeleri sunmak istiyorum size. Kendimce bu beş yıl içinde yazdığım yazılar arasından en çok beğenilenleri* ve en çok okunanları listeledim. Ortaya ilginç sonuçlar çıktı açıkçası. Nitekim bana en beğendiğim yazılarımı sorsanız benim yapacağım liste muhtemelen çok farklı olurdu. Ama tabii ki takdir okurun. Sevde’nin Günlüğü’nü bugünlere getirmemi sağlayan tüm okurlarıma teşekkürlerimi sunarak sizleri listelerle baş başa bırakıyorum.

Sevde’nin Günlüğü
en çok beğenilenler –genel

1. Don Kişot Romanında Karakter Analizi ile İdealizm ve Materyalizm
2. Gün Batarken
3. Victoria Dönemi ve Jane Eyre
4. Kadınım
5. “Beklenen” Şiir Eleştirisi
6. Ankara Yolculuğu
7. Gereği düşünüldü!
8. Kültürlerarası Etkileşimde Edebiyatın Rolü
9. İstanbul’da Bir Yalnız
10. Defter
11. Mekanik
12. The Twilight Saga/Alacakaranlık Efsanesi
13. Bir Bardak Siyah Çay
14. Korku
15. Maske

en çok beğenilenler –şiir

1. Gün Batarken
2. Kadınım
3. Gereği düşünüldü!
4. İstanbul’da Bir Yalnız
5. Defter
6. Mekanik
7. Bir Bardak Siyah Çay
8. Korku
9. Bir Pembe Düş
10. Bir Rüzgar Çıksa

en çok beğenilenler –düzyazı

1. Don Kişot Romanında Karakter Analizi ile İdealizm ve Materyalizm
2. “Beklenen” Şiir Eleştirisi
3. Victoria Dönemi ve Jane Eyre
4. Ankara Yolculuğu
5. Kültürlerarası Etkileşimde Edebiyatın Rolü
6. The Twilight Saga/Alacakaranlık Efsanesi
7. Maske
8. Kabin
9. Şiirimin Hikayesi – Bir Rüzgar Çıksa
10. Gri-Kırmızı Kaldırım Taşları

en çok okunanlar

1. Ayvalık’ta nereye gidilir, ne yenir, ne içilir?
2. “Beklenen” Şiir Eleştirisi
3. Don Kişot Romanında Karakter Analizi ile İdealizm ve Materyalizm
4. Victoria Dönemi ve Jane Eyre
5. Therese Raquin ve Natüralizm

*En çok beğenilenler, yazıların altında bulunan “Beğendim :)” ikonuna tıklanma sayısına bakılarak hesaplanmıştır.

“Mezun”

Şubat8

Aralık’ta kış tatiline girince birkaç haftalığına Türkiye’ye geri dönme fırsatı buldum ve gider gitmez de lise yıllarımı geçirdiğim Enka’ya gidip okulun koridorlarında bir ‘mezun’ olarak gezinebilmenin zevkine vardım. Oldukça değişik bir deneyimdi gerçekten… Sözü fazla uzatmadan bu konuda Enka’nın Oceanus adlı okul dergisine yazdığım mezun yazısını paylaşıyorum sizlerle. Sanırım bir yerden mezun olmanın ve geri dönünce o nostaljik hisse kapılmanın ne demek olduğunu ancak yaşayınca anlıyor insan.

******************************

Ne tuhaf değil mi? Bundan yalnızca bir sene önce bu okulun koridorlarında okul üniformasıyla gezinen, sıralarında oturup ders dinleyen ben, şimdilerde “mezun” olmuşum. Üstelik bir de bahsettiğim dönemde editörlüğünü yaptığım, günlerce bilgisayar başında oturarak kulüp arkadaşlarım ve öğretmenlerimle birlikte yazılarını bir bir incelediğim, düzenlediğim bu derginin “Mezunlarımızdan” köşesine konuk yazar olmuşum; inanılacak gibi değil doğrusu.

Neden mi dersiniz? Şöyle açıklayayım: Enka’dan sevinçle mezun oluyoruz önce, kepleri atıyoruz, balomuzu yapıyoruz, sonrasında lise yaşamını noktalandırmanın mutluluğuyla bomboş (gerçekten bomboş) ama “lise bitti, artık üniversiteliyim” tadında heyecan içinde bir yaz geçiriyoruz. Sonra üniversiteye adımımızı atıyor; artık yavaş yavaş o liseli çocukluğumuzdan kurtulduğumuzu, ergenden çok birer genç yetişkin olmaya doğru yol aldığımızı görüyor, kendimizle için için gurur duyuyoruz. Liseden arkadaşlarımızla belki bin beş yüz kez sözleşmemize rağmen, dersler diyor, ülkeler arası zaman farkı diyor, yoğunluk diyor, finaller diyor, bir şekilde istediğimiz sıklıkta görüşemiyor, konuşamıyor, yazışamıyoruz. Bu şekilde üniversitede bir dönemi devirdikten sonra kendimizi bir sene öncekinden “çok” farklı hisseder bir biçimde, bu kez bir “mezun” olarak Enka’nın kapısını çalıyoruz. İşte bu noktada balon patlıyor; aslında kendi kendimizi kandırmışız, hiçbir şey değişmemiş. Yine bu okulun koridorlarına adım atar atmaz her bir öğretmenin o küçük liseli öğrencisi oluveriyoruz. Dolapların önünden geçerken bile “Aa bu benim dolabımdı” diye bir anda sevindirikleşiyor, oradaki sonradan eklediğimiz ‘-dı’ takısının ne denli eğreti durduğunu düşünmeden edemiyoruz; sanki yine uzansak o dolabı açacağız ve aralarına gençlik heyecanlarımızı sığdırdığımız o raflara bu kez bambaşka deneyimler dizeceğiz. Halbuki unuttuğumuz bir şey var; bizim anahtarlarımız o kilitleri açmıyor artık, bizim devrimiz geçti, biz “mezun” olduk.

Hep böyle buruk bir tadı da yok mezun olmanın. Öğretmenler odasına adımımızı atabiliyoruz artık mesela. Hatta orada öğretmenlerimizle karşılıklı bacak bacak üstüne atarak oturup iki arkadaş gibi sohbet edip kaynatabiliyoruz. Ya da göğsümüzü gere gere, bir “rapor”a gereksinim duymaksızın okulun asansörlerinde fink atabiliyoruz (meğer bunu öğrenciyken yapmak zevkliymiş, şimdi bir numarası yok, o ayrı). Oditoryumda töreni en üst kısımda öğretmenlerin durduğu yerden izleyip tanıdık yüzler görüp gülümsüyor, tanımadık yüzler gördükçe de “Biz de yaşlandık artık” diyor, kahkahayı koyuveriyoruz.

Ama en çok da geride bir iz bırakabilmiş olmak hoşuna gidiyor insanın. Mezun olduğu o sıralarda kendinden izler görünce “iyi ki yapmışım” diyor insan; iyi ki hatırlanası şeyler yapmışım. Mesela ben üniversiteden eve ilk dönüşüm olan bu günlerde (eski) kitaplığıma gidiyor ve dosyalayıp kaldırdığım Oceanus dergilerini elime alıp incelemeye başlıyorum. Ne çok emek, ne çok heyecan, ne çok tutku saklı her birinin içinde. Özellikle de editörlük günlerimi anımsıyor; kendimle de, o zamanki dergi ekibimle de, beni bu göreve yönlendiren ve beni her daim destekleyen öğretmenlerimle de gurur duyduğumu hissediyorum. Sonra okulu bir mezun olarak ziyaret edişimde kulüp öğretmenlerimle konuşuyor, sanki kendiminmişçesine sahiplendiğim bu dergiyi emin ellere devrettiğimi fark ediyor, daha bir gururlanıyorum. Bir yandan da bu görevi üstlendiğim zaman “Bu dergi senin dergindir. İstediğin değişikliği yapabilirsin.” diyerek bana koşulsuz güvenen ve kendilerinin yıllar dolusu deneyimlerine aldırmaksızın, bir 17’liğin aldığı kararlara saygı duyabilecek kadar yüce gönüllü ve ileri görüşlü olmayı başarabilen kulüp öğretmenlerime de sonsuz bir minnet duyuyorum.

Sonra bakıyorum, geçen sene bir heyecanla öğretmenlerim ve arkadaşlarımla birlikte ilkini gerçekleştirdiğimiz Psikoloji Sempozyumu’nun şimdilerde ikincisi düzenleniyor. Hem de bu kez daha da büyük ve daha da coşkulu bir grup var arkasında; bu sene geçen seneden daha da güzel olacak. İşte bunları gördükçe “iyi ki” diyorum, “iyi ki o gün ders sırasında spontane bir şekilde ortaya çıkan bu fikir üzerine çalışmışım; iyi ki bunu yalnızca sözde bırakmamış, üzerine çabalamışım”. Şimdi düşünüyorum da bize sağlanan bu özgürlüğün—bu gerek bir dergi yaratmak olsun, gerekse bir sempozyum oluşturmak—bu yaratıcı anlamda kendimizi ifade edecek platformlar oluşturma ve projeler üretme özgürlüğünün o zamanlar ne kadar farkındaydık, işte bu tartışılır…

Ancak şimdi ilk “mezun” ziyaretim sonrasında Enka’dan ayrılırken geriye dönüp bu duvarlar arasında geçirdiğim günlere bakınca şunun için seviniyorum: Hiçbir “keşke”m yok; doğrularıyla da yanlışlarıyla da hep “iyi ki”lerle doldurmuşum Enka serüvenimi.

Değerli okur,
Dilerim sen de hep “iyi ki”lerle doldurursun bu koridorlarda geçirdiğin günleri; çünkü o zamanlar çok uzun gelen o günlerin aslında ne denli hızlı geçtiğinin sonradan farkına varıyor insan.

Sevgilerle,
Sevde Kaldıroğlu
2013 Mezunu

Enka 2013 Lise Mezuniyet Konuşması

Ocak20

Yaşamımda en çok heyecanlandığım ve gururlandığım anlardan biriydi belki de liseden mezun olduğum gün yaptığım o konuşma. Aradan 7 ay geçti neredeyse; ancak yine de geriye dönüp baktıkça aynı coşkuyu duyumsuyor, tüylerimin diken diken olduğunu hissediyorum. Sözü uzatmaya gerek yok sanırım… Dilerim siz de okurken benim heyecanımı paylaşırsınız.

*******************************

Merhaba,

Öncelikle hepiniz biz 2013 yılı mezunlarının mezuniyet törenine hoşgeldiniz!

Size kısaca benim kısa ama dolu dolu geçen Enka serüvenimi anlatmak istiyorum. Bundan yalnızca dört sene önce, yani lisenin başında geldim Enka’ya ben. Açıkçası ilk geldiğimde buraya alışmam çok kolay olmadı; çünkü öğrencilerin pek çoğu yuvadan beri Enka’daydı ve 8-9 senelik, sıkı temellere oturmuş arkadaşlıkları vardı. Bu sıkı arkadaşlıkların arasında kendime yer açmam gerekiyordu; itiraf etmeliyim ki tırsmıştım ilk başta. Biraz da çekingendim sanırım ve benim için yepyeni olan, ama sizler için yıllardır adeta bir yuvaya dönüşmüş bu ortamda ne yapacağıma dair çok fikrim yoktu, ürkektim. Ama bir sabah uyandım ve kendime şöyle dedim: “Bugün okula gideceğim ve kendime yakın hissettiğim insanların peşine takılacağım.” İşe yarıyor gerçekten. O günden sonra o kadar çok mükemmel insanla tanıştım ve öyle güzel arkadaşlıklar, dostluklar edindim ki—edebiyat dostu, kalem aşığı birisi olarak bile—bunları anlatmaya yetecek sözcükleri bulamıyorum.

Ama birkaç şey söylemek istiyorum bu noktada. Bugüne kadar sınavdan aldığım yüksek bir nottan kazandığım bir ödüle kadar hepinizin desteğini o kadar net hissettim ki! En çok da şu son iki senede farkına vardım bunun. Hiç unutmam, geçen aralık ayıydı, erken başvuru yaptığım üniversitenin kararı o gün açıklanacaktı. Aylardır herkesin desteğini hissediyordum, tüm arkadaşlarımın ve öğretmenlerimin benim için en iyisini istediğini biliyordum ama o gün, kararın açıklanacağı gün, okula geldiğimde yaşadığım bambaşka bir şeydi. Okulda insanlarla konuştukça her geçen dakika arkadaşlarımın, öğretmenlerimin benden daha fazla heyecanlandığını hissettim; okuldaki herkes—yakın olduğum ya da olmadığım tüm arkadaşlarım—benim için heyecanlıydı. Öyle güçlü bir olumlu enerji ve destek vardı ki iliklerime kadar hissedebiliyordum—şu an bile hissedebiliyorum bunu ve bunları söylerken bile tüylerim diken diken oluyor.

O gün akşam eve gittiğimde üniversite kararımın—başvurum tekrar incelenmek üzere—birkaç ay sonraya ertelendiğini öğrendim, ama ondan sonra da herkesin o kadar büyük desteğini hissettim ki, “birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” derler ya, bunu yaşadım ben bu deneyim sayesinde. Ve şöyle düşündüm: Üniversite sonucu falan önemli değil, bu gördüğüm destek, kazandığım onlarca, yüzlerce yürek var ya, işte bu bana yeter…

Ben bugün okul birincisi olarak buraya çıktıysam ve şu an bu mikrofonu tutabiliyorsam, işte bu, kazandığım o yürekler sayesinde; benden desteklerini esirgemeyen ve ben umudumu yitirdiğim zamanlarda bile bana olan inancını yitirmeyen ailem, öğretmenlerim ve o yüce gönüllü arkadaşlarım sayesinde, sizler sayesinde. Bugüne kadarki tüm başarılarımda hepinizin çok emeği var; en başta bana ders çalışmayı değil, iyi insan olmayı öğreten anne ve babama, her zaman en yakın arkadaşım olarak yanımda yer alan abime ve özellikle lise yaşamım boyunca tutkularımın peşinden gitmemi sağlayan, beni bu yolda yönlendiren çok sevgili öğretmenlerime ve bana yüreğini açan siz 2013 mezunlarına çok teşekkür ediyorum.

Açıkçası bu konuşmayı benim yapacağım söylendiğinde bu konuda biraz araştırma yaptım; daha önce farklı liselerde okul birincisi olmuş kişilerin konuşmalarını dinledim. Hepsi şöyle diyordu: “Bugün hepimiz için hem hüzünlü hem sevinçli bir gün” ya da “Birbirimizden ayrılmak çok zor, kederle doluyuz”… Ben böyle demeyeceğim; çünkü ben hüzünlü değilim ve bugün mezun olacak hiçbir arkadaşımın da gerçekten hüzünlü olduğunu düşünmüyorum. Neden mi? Hüzünlü değiliz, çünkü mutluyuz biz, gururluyuz; mezun olduğumuz için, sonunda lise maratonunu bitirmeyi alnımızın akıyla başardığımız için.

Ne zaman hüzünlü olacağız, biliyor musunuz? Bundan 15 sene sonra, 30’lu yaşlara geldiğimizde, hayatımız muhtemelen bugünkünden kat kat daha karmaşık ve stresli olduğunda—yani alnımızın ortasında çıkan bir sivilceden çok daha büyük dertlerimiz olduğunda—işte o zaman geriye dönüp bugünleri anımsayacağız ve bu okulun koridorlarında hep beraber geçirdiğimiz zamanları, dersten derse koşturduğumuz, belki dershanelerde “süründüğümüz”, kar tatilini iple çektiğimiz, koridorlarda ödev yaptığımız ama daima kol kola, omuz omuza geçirdiğimiz bu zamanları çok özleyeceğiz. İşte o zaman hüzünleneceğiz. Ama bugün mutluyuz, siz anne babalarımızın, öğretmenlerimizin gözleri parlıyor, gurur duyuyorsunuz bizimle. Bizim de gözlerimiz parlıyor, biz de gurur duyuyoruz kendimizle ve minnet duyuyoruz bizi bugünlere getirenlere; anne babalarımıza, öğretmenlerimize, arkadaşlarımıza ve daima bizim yanımızda olan, elimizden tutan herkese.

Evet, belki ayrılıyoruz da bir yandan, seneye farklı ülkelere hatta farklı kıtalara dağılmış olacağız; “hepimiz birbirimizi bir daha göreceğiz” diyemiyorum çünkü bugün buradayız ama yarın farklı yerlerde farklı insanlarla tanışacağız ve bambaşka yaşamlar süreceğiz, bambaşka deneyimler tadacağız. Ama önemli olan şu: Bugün buradayız ve geride kalan yıllar boyunca da buradaydık; hep birlikte. Şair Muzaffer Uslu bir şiirinde şöyle der: “Güzel olan yaşadığımızdır, bir gün öleceğimiz değil.” İşte ben de öyle diyorum; güzel olan birlikte geçirdiğimiz yıllar, paylaştığımız değerli anlar ve birbirimize kattığımız güzellikler; güzel olan bu, bugün ya da birkaç ay sonra ayrılacağımız değil, ya da lise yaşamımızın noktalanıyor olması değil; güzel olan, paylaştıklarımız.

2013 mezunları tüm paylaştıklarımız için, bir dönem olarak bana ve bize kattıklarınız için çok teşekkürler!

Sevde Kaldıroğlu

25.06.13

« Older Entries